"google-site-verification" content="BBzqtWrXTOresAe-g1_fakLE8Sa7FhH5sxUsyofvfLs"

 

Milliyet 13 06 1988. Altan Öymen.

Hedef Türk Devleti...

(...)


Kilimciyan işlediği suçu ancak kısmen kabul ediyordu. "Benim yanımda başkası vardı. Ben onu oraya götüren arabayı kiraladım. Ama ateş eden ben değilim. Odur" diyordu.


Peki "o" kim? Adı ne? Kilimciyan soruşturma sırasında bu soruya inandırıcı olmaktan uzak cevaplar vermişti: "O" bir ASALA militanıydı. Kendisini bir Ermeni genci olarak bulmuş ve görev teklif etmişti. Kilimciyan da, o görevi fazla sorgu sual etmeden kabul etmişti. O kadar ki adamın adını bile doğru dürüst bilmiyordu. Zaten görevi de basitti: Bir eylem için bir araba kiralayacak, eylemden sonra da arabayı götürüp geri verecekti. Bunu yapmıştı... Gerisini bilmiyordu.


Mahkeme Başkanı Kilimciyan'a sordu:


- "Peki, ona arabayı hangi eylem için kullanacağını sormadınız mı?"

- "Hayır, böyle bir şey sorulmazdı. Ben Ermeni davası için çalışacağımı söylemiştim. O da bana bu görevi vermişti."


Kilimciyan'ın bu "O" hikayesi, besbelli ki, "hayali"ydi… Olay sırasında orada bulunan görgü şahidi ifadesiyle de sabitti ki, Türkmen'e silahını doğrultup tetiği çeken kendisiydi. Ama Kilimciyan'ın avukatları, bu senaryoyla hem müvekkillerini kurtarmayı hesaplamışlardı, hem de "Ermeni davası için çalışmak", gibi "görev verilince soru sormamak" gibi laflarla bir çeşit "kutsallık" verdikleri "Ermeni davası"nı ön plana çıkarıyorlardı. Bunun için, mahkemeye 60 - 70 yıllık geçmişle ilgili tanıklar getirmişlerdi.


Fransa'daki muhakeme usulleri buna müsait… "Sanığın hangi psikoloji içinde bulunduğunu anlatmak için..." dediniz mi, mahkemede tarih profesörlerinin tezlerini de dinletebiliyorsunuz, o zamanları yaşayanların anılarını da. Aix en Provence Mahkemesi, böylece, Kilimciyan'ın avukatlarının çağırdığı üç profesörü uzun uzun dinledi. Bunlardan biri (Jean Marie Carzou), Osmanlı Devleti'nde Ermenilere karşı hareketlerin 1870'lerde başladığını öne sürdü. Ermeniler o zaman bazı reformlar istemişler de, o yüzden sempatilerini kaybetmişler ve aşamalı olarak sindirme hareketlerine maruz kalmışlar… 1915 olaylarının başlangıcı o zamanlarda aranmalıymış.


İkincinin (Yves Ternon) tezi birincininkiyle çelişkiliydi. O diyordu ki: Ermenilere karşı 19'uncu yüzyıldaki Osmanlı politikası nispeten ılımlıydı. Fakat iş, İttihatçılardan sonra değişti. Onlar 1908'den sonra iktidara gelince "Pantürkist" oldular ve Ermenilere karşı tutumlarını sertleştirdiler. 1915 olayları bunun sonucudur. O olaylarda 600 bin Ermeni sürgün sırasında öldürülmüştür. 600 bin Ermeninin de sürgün koşulları altında öldüğü sanılmaktadır.


Üçüncü profesör Ermeni asıllıydı. (Libaridyan) O, hem İttihatçı'lardan önceki Osmanlı politikasını, hem İttihatçıları, hem de Cumhuriyet'ten sonraki tüm Türk hükümetlerini suçluyordu... Cumhuriyet'ten sonraki hükümetler de, Türkiye'de bugün yaşayan Ermenilere baskı yapmaya devam ediyorlarmış. Türk okullarında okutulan kitaplarda Ermeniler düşman gibi gösteriliyormuş. Dış ülkelerdeki Türk diplomatları Ermeni meselesini gizlemek için görevlendirilen ajanlarmış vs…


Bu üç profesörün dışında, gene Kilimciyan'ın avukatları tarafından uzman sıfatıyla çağrılan üç tanık daha dinlenildi. Onlar da, geçmişteki ve bugünkü Türk yönetimlerine veryansın etmekte yarış ettiler…


Ayrıca, yaşları 75 civarında başka görgü tanıkları çağırıldı. 1915'te 7 - 8 yaşlarına ait hatıralarını anlattılar. Biri (Margosyan) Amasya'dan Halep'e kadar 4,5 ay süreyle yol yürüdüklerini anlattı. Yol boyunca korkunç manzaralar gördüklerini, o arada Fırat'ta birçok Ermeni'nin boğulduğunu söyledi.


Sanığın annesi Bayan Kilimciyan da; küçük bir çocukken Bolu'da oturduklarını, Ermenilerin orada da katliama uğradıklarını o arada büyükannesinin öldüğünü söyledi. "Oradan aç susuz Zonguldak'a gittik. Orada kömür madenlerinde çalışan Fransız mühendisler vardı. Onlar bize yemek verdiler. Daha sonra İstanbul'a gittik. Oradan da 1923'te Marsilya'ya geldik" dedi.

Çelişkili de olsa etkili

Daha… Yazması uzun… Pek çok şey söylendi. Anlatıldı. İddiaların bir kısmı (özellikle profesörlerinki) birbiriyle çelişkiliydi. Bazı görgü tanıkları da, "Bu bir soykırımdı" derken, kendilerinin, ailelerinin ve daha 10 binlerce kişinin Marsilya'ya kadar geldiklerini anlatarak 1915'teki "tehcir" kararının - ne kadar acı sonuçları olursa olsun - "soykırım" amacını taşımadığını belirtmiş oluyorlardı. Ama orada, Türk tarafından arasında bu anlatımları tek tek yanıtlayacak kimse yoktu. İddialar, çelişkili de olsa, dinleyenlerin üzerinde etkili oluyordu.


Aslında, aynı şekilde, tarihle ilgili profesör uzman ve tanık gösterme imkanı Türkiye için de vardı. Fakat bu imkan kullanılmamıştı. Duruşmaya Doğan Türkmen'i temsilen müdahil avukat olarak girip sanık avukatlarınca Türk devletinin avukatı sayılan Videl Naquet'den de böyle bir şey istenmemişti.


Videl Naquet, buna rağmen, iddiacılara güzel bir cevap verdi. İddiaların içeriğine girmedi. (Zaten giremezdi. Bunlar uzmanlık alanı içinde değildi). Ama şunları söyledi:


"Bu dava başlangıçtan itibaren Türkiye - Ermeni davası haline getirilmek istenmiştir. Ancak konunun bununla hiçbir ilgisi yoktur. Bu olayda bir terörist, öldürmek kastıyla ateş etmiştir. Onun fiiliyle ilgisi vardır.”


“Siz Jüri Üyeleri, siz kurayla seçilmiş normal Fransız vatandaşlarısınız. Tarihi yargılama hakkınız ve yetkiniz yok. Ayrıca elinizde böyle yargılamayı yapabilecek objektif veriler de yok. Kaldı ki, tarihi gerçekler, herhalde böyle iki günde ve sadece bir takım tanıkların söylediklerine dayanarak ortaya çıkarılamaz."


Bu, sadece müdahil avukatın değil, savcının da fikriydi. O da iddianamesinde "Ermeni davası" olarak mahkemeye getirilen iddiaların, mahkemenin işi olmadığını, sanığın suçunun sabit olduğunu belirtti. Sanığın Büyükelçi Türkmen'e bizzat ateş eden asli fail olarak en ağır cezaya çarptırılmasını istedi.


Müdahil avukat ve savcı bunu istediler ama bu isteğin jüri üyelerini tatmin edeceği çok şüpheliydi. Yukarıda özetlediğimiz anlatımlar, - davanın esasıyla ilgili olmasalar da - dikkatleri 1915 yılı üzerine çekmeye yetmişti. Hele, sürgüne giderken soydaşlarının gözleri önünde öldürüldüğünü söyleyen, Fırat'ın kan rengi aktığından söz eden yaşlı Ermenilerin anlatımları… Bunlar, dinleyici sıralarını dolduran Ermenilerce yer yer gözyaşları ve hıçkırıklar arasında izleniyor, bu da, anlatılanları daha etkili hale getiriyordu.


Bunun ve Adalet binası önündeki durmak bilmeyen gösterilerin, jüriyi de mahkeme heyetini de ağır bir baskı altında tuttuğu muhakkaktı. Ama bir yandan da, kararın, hukuk kurallarına uygun olması zorunluluğu vardı. Jüri ve mahkeme “Mademki Türkler 1915 yılında Ermenilere şöyle şöyle yapmışlardır. Öyleyse Ermeniler 1980'li yıllardaki Türk büyükelçilerini kurşunlayabilirler" gibi bir mantıkla davranamazdı.


Mahkeme Başkanı'yla birlikte toplanan jürinin karar alması hayli uzun sürdü. Sonuçta şöyle bir "Ne şiş yansın ne kebap" kararı alındı:


Kilimciyan'ın saldırının asli faili olduğu - görgü tanıklarının ifadelerine rağmen - kanıtlanmamış sayıldı. Ama saldırıya araba kiralamak suretiyle yardım ettiği kabul edildi. Kendisine 2 yıl ağır hapis cezası verildi.

Böylece, Mahkeme, "kanıtlanmış" saydığı fiil için kanunda yazılı cezayı vermiş oluyordu. Fakat Kilimciyan'ın tutuklu kaldığı süre de, aldığı ceza süresine iyice yaklaşmıştı. Birkaç gün sonra iki yılı doldurmuş olacak, yani cezasını bitirip serbest bırakılacaktı.


Ermeni dinleyiciler ve göstericiler, kararı, bu özelliğini göz önünde tutarak, bir "zafer" gibi karşıladılar. Kilimciyan'ı "Ermeni davası" için savaşırken "haklı" görülüp "serbest" bırakılan bir "kahraman" saydılar. Bundan da Türkiye'nin, 1915 olaylarının sorumlusu olarak mahkemece "haksız" görüldüğü sonucunu çıkardılar. Televizyonlara, gazetelere de aynı hava yansıdı.


Bu, Türkiye'nin Kilimciyan duruşması sırasında yeteri kadar hazırlıklı olmayışının sonucuydu. Yukarıda belirttiğimiz gibi, onun da 1915 olayları için tanık gösterme hakkı vardı. Gerçi bu hakkı kullanmak yerine "60 - 70 yıl önceki olayların bu davayla ilgisi yoktur" demeyi daha uygun bulmuştu. Ama bu ikisi birbirine engel değildi. Hem Ermeni avukatların gösterdiği tanıklara "karşı tanık" göstererek, ileri sürülen iddiaları cevaplamak, hem de "Bunların davayla ilgisi yoktur" demek mümkündü. Türkiye, Kilimciyan davasından sonra bu tutumunu değiştirdi. 1985'teki Orly davasına, yapması gerekeni yaparak girdi.]

(Devam edecek...)

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner122