Kopardılar dalından yemişi,

Çiğnediler nalçalı topukla;

Şimdi dağların ardı kan rengi,

Şimdi gözlerin kanlı ve susuz.

Tut beni gülüm, bu benim elim,

Kurudu gözlerimin sevinci.

 

Oktay Rifat

HAZİRAN’DA BARIŞ ZOR!

Birkaç ırgat bir araya geldi ve bazı eksikleri ve kusurları olsa bile Türkiye’yi şaha kaldıran ve alternatifi de ortada bulunmayan iktidarı yıktı” kibir böyle bir şey! 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarına istinaden bu laf sarf edilmişti. Kibirli yüreğin, hudutsuz hırsın hiddetini zaten çok önceden biliyorduk. Seçimden önce abdesthane temizliği münakaşası ile başladı ağızlar bozulmaya…Bakınız o günden bu yana ağzımız kanla, kinle kirlendi, kirleniyor; temizlemek o kadar zor ki artık. Seçim sonrasında muhterisler, ırgattan girdiler lafa, şerefsizden çıktılar. Böyle seçim olur muydu? Onu seçmezsen, biz ona seçim demiyorduk çünkü. Daha neler neler… Maziyi hatırlasak yeter; madenci için ölmek mesleğinin fıtratında değil miydi? Gökdelen inşaatında, sayısız iş cinayetinde yitip gidenler, unutulup gidenler… Yani? Yanisi şu: Hiçbir şey değişmemişti ki. Aslında her şey yerli yerinde duruyordu. Seçim olmuş, olmamış ne fark ederdi ki. Aslında hep aynı yerdeydik, seçmen dağılımı değişmiş, barajlar aşılmış, hiç önemli değildi. Sistem aynı sistem!

Seçim sonrasında koalisyon müsameresi ile oyalanan siyasetçiler, medya şavalakları, kamu ihaleleri ile beslenen (vampir) işadamları, pek de öyle bir iktidar değişikliği istemiyorlardı. Aman efendim her şeyin başı “istikrar”. Allah bozmasın!

Ahvalimizi anlatmaya bu memlekette belki futbol bile yetmez. Bir maç düşünün. Takımlardan biri maçı önde götürüyor. Hakem birden düdük çalıyor. “Maçı iptal ettim, yeniden oynanacak”. Hoppala! Herkes şokta tabiatıyla. Statta ortalık karışıyor haliyle. Ama güvenlik güçleri olaylara “anında” müdahale ediyorlar, çok şükür. Mecbur, maç yeniden oynanacak. İyi de oynanacak maç da aynı şekilde sonuçlanırsa maç sonsuza kadar tekrarlanacak mı? İstenen takım diğerini yenene kadar. Hem hiç kimse sormaz mı, “kurallarına uymayacaksak, biz neden maç yapıyoruz alla sen?”. Hakemin kafasına göre kural koyduğu, bunu ikide bir değiştirdiği maç neden oynansın ki?! Memleket ümitsiz bir ameliyattan yeni çıkmış doktorun ruh halinde “yapacak bir şey yok!”. (Lütfen devletimizi yıpratacak cümleler kullanmayın ve hatta düşünmeyin, rica ediyorum!)

 

SURUÇ’TAN SONRA: HER YER LİNÇ HER YER CEHENNEM!

“Aman ölüm zalim ölüm/üç gün ara ver”; gencecik dalları kırdılar ya artık bunun bir izahı yok efendim, olamaz da! Bu hayata, umutla bakacağımız geleceğe, çok da inandığımızdan değil. Küçük bir kıpırtı: “Biraz olsun düzelir mi ki?” Suruç katliamından sonra ümit de kalmadı, kıpırtı da. Savaş çarkı zembereğinden boşaldı, genişledi; her gün cenaze sayan halka döndü ülke. Hakikaten ortadoğu cehennemin yurdu! Çok açık değil mi; “cehennem biziz!”

Memleket sathında “Kürt avı”na çıkmış milliyetçi hezeyanını da gördük. HDP binalarına, genel merkez de dahil saldırılar yaşandı, yakın zamanlarda. Tüm Türkiye’de “Kürt” esnafın camları, çerçeveleri indirildi, yağmalandı, kitapçılar yakıldı kristal gece ve gündüzlerde. Bakın feci bir hadiseye örnek:  Bolu Taşkesti’de sırf Kürtçe konuştukları için inşaat işçileri linç edilmek istendi. Yangın çıkarıldı, işçiler içerde 8-9 saat mahsur kaldılar, korkuyla ölümü bekledirler. Ufak çaplı bir Madımak faciası yaşanmak üzereydi ki, o kadar saat sonra, neyse ki olay engellendi (demek ki istenince oluyormuş). Ama işçiler hem yurtsuz hem de işsiz kalakaldılar gurbet ellerde.  Palas pandıras terk ettiler Mudurnu’yu.

 

AYLAN, GALİP, RİHAN…

Birdenbire ailesini kaybetmiş bir insan düşünün, onun vatansız, evsiz barksız kaldığını, savaşın ortasında yaşamak zorunda olduğunu. Düşünün ki yüreğiniz sallasın! Aylan ve Galip’in babası, Rihan’ın eşi o adamcağız yerinde olmayı kim ister? Ah o sahile vurmuş fotoğraf yok mu! Şimdilerde Avrupa’nın padişahı ile 3 milyar Avroya pazarlık malzemesi yapılıyor mülteciler: Yaşasın Türkiye mülteci kampı. Zaten öyle değil miydi? Şimdi resmen öyle. İçimiz yanmış ne fayda. Pazarlığın özü şu: “aman gözünü seveyim tut mültecileri ben sana ne kadar lazımsa veririm. Bozma benim gül gibi Avrupa’mı, şimdi sokaklarda yatıp kalkar bunlar, pis pis, iğrenç”. İşin özü bu değil de ne? Sahile vuran ölü bedenler, en çok da burjuvazinin manzarasını bozmuştu ya bizim memlekette. Bodrum’da parklarda yatıp kalkan çaresiz, aç, dilenen insanlar tatilcileri, turistleri çok ürkütmüştü. En insaflısı ancak şu cümleyi kurabiliyordu: “Devlet bunlara bir çare bulsun, yazık bu insanlara, valla böyle olmuyor yani!” Güneşli, şehvetli sahillerde minik, cansız insanlar. Şezlongda oturanlar için fevkalade keyif bozucu dimi?

Ayağa kalksa oracıkta o sahilde o ölüler ve şöyle haykırsa: Burada boğuluyoruz insansızlıktan bizler! Siz ise vicdansızlıktan tükeniyorsunuz her gün, eksiliyorsunuz insanlıktan. Her gün botlarla öleceğimizi bile bile gidiyoruz, umuda ve yurtsuzluğa. Öyle hor görmeyin bizleri, artık dayanılmaz buna; ölümüne kaçacağız başka çaremiz yok. İnsanlar ey nerdesiniz?

 

ANKARA ADI KARA!

En kötüsü de şu “hayat devam ediyor”; etmiyor be güzel kardeşim. Bunca acıdan sonra devam eden şey hayat mı azap mı bilinmez. Bu toplumun acıları ne zaman başladı? Acının tarihini hatırlayan var mı? Bu topraklarda kadimdir acı, kalıcı ve yırtıcıdır. Zalimin, zulmün tarihine bakıp acının haritasını çıkarırız; halkın tarihi, acının tarihidir bu topraklarda. Say say bitmez, ama çarçabuk unutulur gider hafızayı beşerden. Tarih hep böyle olmuştur: Zalimler-mazlumlar. Misal Kerbela matemi, yüzyıllar öncesinde ama daha dün gibi, 10 Ekim Ankara gibi. Yezid’in zulmü o kadar eski değil demek ki. Tarihte her dönemde var bu zulüm. Ona direnenler oldukça, zalim durmayacak: Ah Hüseynim vah Hüseynim! Her gün modern Yezidler zulmediyor halka, Hüseyinler ona direniyor inatla. Her seferinde bedeli daha ağır oluyor. Acı katlanıyor. Hiç eksilmiyor. Bu yüzden dünya bize hep Kerbela!

Daha birinin yarası kapanmamışken, bir acıdan diğerine bu kadar çabuk atlayan bir halk ne yapabilir, yaralarına nasıl çare bulabilir? Adorno’dan bozarak söylersek; “yanlışlarla dolu bir halk, doğru yaşayamaz!”

Bundan bir kaç yıl önce 2011’de Van depreminden sonra, halkın birbirine karşı bu denli bilendiğine tanık olmuştuk hani. O günlerde acının, ağrının, düşmanlığın derinliğini görememiştik. Parça parça bölünmüştük zaten. Sosyal medyadaki mesajlar açıktı “Allah’ın sopası varmış demek ki”; “onlara müstahak!”; “oh iyi oldu, hak ettiler zaten!”…uzayıp gidiyordu bu toplumsal korozyon. Ne değişmişti? Aynısı farklı biçimlerde yine karşımızda. 5 Haziran 2015’te (ve hatta öncesinde) başladı yine aynı acılar. Önce irili ufaklı çatışmalar, provokasyonlar, sonra 5 Haziran’da birlikte kitlesel bombalamalar. Temmuz’a gelindiğinde Suruç Katliamından sonra her şey değişti. Bitmeyen bir iç ve dış savaş döngüsü içinde dönüp durmaya başladık. “Yurtta savaş, dünyada savaş!” yeni düsturumuz bu olacaktı.

Dünyanın en zor işidir başkalarının acısını anlamak. Yaşamadan anlaşılmaz çünkü. Arabaların arkasında sürüklenen ölü bedenler, sınır kapılarında ailelerine teslim edilmeyen cenazeler, mezarları bombalandığı için orada bile huzur bulamayan ölüler anlaşılmaz. Ölüme, ölüye saygısıyla her fırsatta övünen, sözümona duyarlı, misafirperver bir kültürün memleketi; hani şimdi neredesiniz? Acıyı anlamak için herkesin bir acısı mı olması gerekiyor? Acı bir başka acıyla kapatılmaz, kan kanla yıkanmaz. Acılar derinleşir, yara hep kanar. Bundan korkmalıyız, öyle korkmalıyız ki, her sorununu şiddetle, kin ve nefretle çözeceğini, diğerine öyle hükmedeceğine iman eden bir nesil yetişmekte çünkü. Ankara Katliamından sonra neler söylenmedi ki. Daha katliam günü, insanlar nasıl büyük bir acıyla karşı karşıya onu bile daha bilmezken, yurdun her yerinde toplanılmakta ve acılar paylaşmaktayken söylenenler daha sonra söyleneceklerin habercisiydi: “Mutlaka kendileri patlatmıştır”; “hocam PKK’yı patlatmışlar” (buna sonradan pekiştiriciler ekleniyor, tepki üzerine “solcular, komünistler de varmış”); “ne işleri varmış orada?”; “HDP’lilermiş”. Nereden bilsin toprağa düşmüş 100’ü aşkın canın, bir daha savaş yaşanmasın, kimse ölmesin, şehit olmasın diye yürümek için Ankara’ya gittiğini.

Düşenlerin anısına Ankara Garı önüne konulan karanfilleri tekmeleyen de bu halk, bu derin acıyı “milli” maç başlamadan önce bir dakika anılmasına bile tahammül edemeyip, tekbirlerle bunu yuhalayan, ıslıklayan da bu halk. Halk da cehennem de biziz aslında. Oysa ne demişti Eşrefoğlu yüzyıllar önce “arı bizi bal bizdedir/bahçe bizi gül bizdedir”. Yok artık o kardeşlik, insan severlik erenler. Dışarıdan gelen bir düşman yok, düşman içimizde yaşıyor, düşman biziz. Düşmanca cümleler kurarak başlıyor her şey sonrası çorap söküğü gibi işte… Ey faşizm sen ne güçlüsün!

Oysa katliamdan sonra bir arkadaşını, yakınını bulmak için oradan oraya koşturan herkes bu kör karanlıkta bile umutla, biraz da ölmediğine utanarak, hayata sarılıyordu; geride kalan herkes birbirine… Gazeteci İlhan Taşçı “insan oradaki yaşananları gördükçe aldığı nefesten utanıyor” diyecekti, bir yakınını ararken. Yekpare ölü bedenini bulmak bile bir umuttu, “cenazesini bulabilenin sevindiği ülke”. Ah mateme, cenazeye bile saygı duymayan ülke, “gözyaşlarımız içimize içimize akıyor”, hala görmüyor musun?



“Sesimi duyuyor musun? Bana el salla deniz feneri, hadi el salla!”. Tabutlar, daha toprağa verilememiş canlar. İçi kan ve kin dolu şovenizmin kulağı tırmalayan bozuk akordu. Direnenler çok az ama içlerinde hep aynı inatçı kararlık var, insana olan inanç var, iyi ki var. Yoksa nasıl yaşanır? Yıllar önce Ali Asker mahpus damlarında, sürgünlerde umut demliyordu halka “Beyaz gelinlik giydireceğiz, kendi ellerimizle güzel vatana!”. Ah o gelinlikleri tabutlara giydirdiler katliamda düşen canlara. Vatanın her karış toprağından cenazeler kalkıyor da bir Allah’ın kulu “bu akan kan neden durdurulmuyor?” diye sormuyor. “Sulha gelin ey insanlar yoksa dünya mahvolur” diyemiyor. Barışseverlerin, insanı insan bilenlerin yaptığı yürüyüşlere laf atarak “neden yanınızda bayrak yok?”, “neden şehitler için de yürümüyorsunuz?” diye soruyor Bolu’da, Kütahya’da memleketin vatanperver pek çok vilayetinde insancıklar. Mekaniğin kuralları işte: Benim acım seninkini döver, benimki daha büyük! Sanki acılı bir avuç insan keyfinden yürüyormuş gibi. Sanki onca insan Ankara’da bir tek bir şeyi haykırmak için gitmemiş gibi bombaların kucağına: İnadına barış! Anlasana artık be kardeşim de te fabula narratur, anlatılan senin hikâyen, hepimizin hikâyesi! Ben öldükçe sen çoğalmıyorsun! İnsanlığımız eksildikçe hem senden hem de benden eksiliyor; sen zulmettikçe tükeniyoruz her gün. Parça parça çözülüyoruz, hızla. Ah Kazancı Bedih uyan güzel uykundan, sesinle dindir ağrılarımızı, sağalt yaralarımızı baba eren, sağalt ki çürüdüğümüz her yerden yeniden dal verelim, tutunalım toprağa, hayata can suyu olalım…”Kararsın bahtın, yıkılsın tahtın/yalvardım yakardım yol bulamadım/Ah olmasaydın kara yazı”

Ankara artık bize Kerbela’dır!

 

Not: Titiz okumasıyla yazıya katkıda bulunan Fevzi Engin’e şükranlarımı sunarım.

AİBÜ/Akademisyen

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner123
banner122