BOĞAZİÇİLİ OLMAK

Üniversite sınavlarında Boğaziçi Üniversitesi, Ön Lisans Yüksek Okulu, Turizm ve Otelcilik bölümü kazandığımı, 1979 yazında çalıştığım Şan Kırtasiye’ye ÖSYM’den gelen postadan öğrenmiştim. Şan Kırtasiye’nin sahibi, babamın arkadaşı, babam gibi eski bir ormancı olan Rıza abiydi. Rıza abi Kastamonu Orman Okulu, babam ise Bolu Dağı’ndaki Elmalık Orman Okulu mezunuydu.

Babam, dönem birincisi olduğu için tayin edilmeyip öğretmen yardımcısı olarak okulda kalmış, Koru Otel’in orman teknisyeni eğitimi almış sahibi Mazhar Murtezaoğlu’nun teklifi ile görevinden ayrılıp memuriyeti bırakmış Koru Otel’e geçmişti.

Babamın bir otelde çalışmaya başlamasıyla birlikte, benim meslek seçimimin de yolu böylelikle açılmıştı. Yoksa, ilkokulu birleştirilmiş köy sınıflarında okuyan, lise sona kadar yaz tatillerinde köye giderek her köy çocuğunun üzerine düşen görevleri yapan, bir de lisenin fen matematik bölümünden mezun olan bir gencin, turizm otelcilik bölümünü tercih etmesinin bir anlamı olmazdı.    

Kader ağlarını örmüş, evlatlar babalarını takip eder kuralına uymuş, yıllar sonra kişiliğime pek uygun bir meslek olmadığının farkına varacağım turizm otelciliğe, yüksekokulunu kazanarak ilk adımımı atmıştım.

***

Okula kayıt için bir arkadaşımla birlikte, bir pazartesi günü, sabah 05.00’de Cici Taksi önünden Öz Bolu otobüsüne binerek İstanbul’a doğru yola çıktık. Arkadaşım da o yıl üniversite sınavında Elektrik Mühendisliği bölümünü kazanmış, İzmit’e gitmiş, kaydını da yaptırmıştı. Heyecanlıydım, çünkü İstanbul’a daha önce sadece bir sefer gitmiştim, arkadaşım ise defalarca, bana yardımcı olmak için benimle birlikte geliyordu  

Üzerimde annemin ördüğü v yaka kolsuz kazak, üzerinde yukarı çarşıdan alınmış bej rengi bir mont, bacağımda o yılların modasına uygun bol paçalı bir pantolonun içinde, üniversite kazanmanın haklı gururuyla, büyük bir şehirde yaşayacak olmanın verdiği çekingenlikle mutlu ama karışık duygular içindeydim.

Üniversite kazanarak Bolu’dan kurtulmanın rahatlığı içinde olan iki taşralı genç, Haremde otobüsten indik, araba vapuruyla karşıya Eminönü’ne geçtik. Sorarak bir boğaz otobüsüne bindik, boğazı seyrederek Boğaziçi Üniversite’si Bebek kapısına varıp, oradan giriş yaptık.

Dar, yüksek ağaçların gölgelediği, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru giden yolu takip edip tepeyi tırmandık.  Boğaziçi’nin şimdilerde güney kampüs denilen bölgesine çıktık. İlk baktığımda nefesimin tutulduğunu hala hatırlarım, bir toprak meydanı çevreleyen asırlık ağaçlar içinde tarihi taş binalar. Kayıt işlemlerinin yapıldığı ofislerin ve bizim bölümün yer aldığı binalar ise yeşillikler içinde aralıklı inşa edilmiş, dış cepheleri beyaz boyalı ahşapla kaplı villalardan oluşuyor. 

Meydanın sağ tarafında taş, beş katlı boğaza paralel uzun tarihi bir bina, sonraları okulun ikinci yılımda kalacağım yurt binası. Hemen yanındaki merdivenlerden inip sağa doğru yürüdüğümüzde bizi, ağaçların içinde örülmüş taş bir alçak bir duvarın arkasından görünen muhteşem bir boğaz manzarası karşıladı. Aşağıya baktığınızda İstanbul boğazı, karşınızda boğazın o zamanlar betonlaşmamış kıyıları, solunuzda ise Rumeli Hisarüstü, Fatih’in yaptırdığı surlar.      Boğaza nazır asırlık ağaçlardan oluşan bir koruluğun içinde, sessizlik hâkim olduğu, tarihi binalarla bezeli, geçmişi 100 yılı aşan bir kampüs.

Yıllar sonra oğlumla okuldaki bir mezunlar toplantısına birlikte katılmıştık. Kampüsteki bu manzarayı gören mimar oğlum,” ben bu manzarayı daha önceden görseydim, lisede daha çok çalışır, burayı kazanırdım” demişti. Önceden görse kazanabilir miydi bilinmez ama bu manzaranın, her gence burada okuma isteği vereceği muhakkaktı.

Okulun tarihi binalarının adlarının olduğunu, Robert Kolej’in devlete bağlı bir üniversiteye dönüşünce bu adların dönemin şartları içinde biraz unutturulduğunu, öğrencilerin, en azından bizim kullanmadığımızı hatırlıyorum. (Şimdilerde bu adlar kullanılıyor)

Boğaza nazır binanın adının Hamlin Hall   olduğunu öğreniyorum. Bu bina tarihte okulun inşa edilen ilk binası, adını da okulun kurucusu Cyrus Hamlin’den alıyor. Binanın alt katı öğrenci yemekhanesi, üst katları yurt (1.Erkek Yurdu) olarak kullanılıyor.          

****

Okul anılarımızı sonraki yazımıza bırakalım ve okulun tarihini aktarmaya başlayalım  

1863 yılında Cyrus Hamlin tarafından kurulan Robert Kolej, hiçbir zaman misyoner yetiştiren ve Müslümanlara Hristiyanlığı yaymaya çalışan bir okul olmamış.   

Hamlin, İstanbul’a ayak basar basmaz ilk tanıştığı insanlar Ermeniler. Anadolu’nun her yerinden okuluna gelen Hristiyan çocukları eğitiliyor okulda. Amerika’dan gelen Christopher Robert adlı bir hayırsever iş adamının maddi desteğiyle Hamlin, bugün 1. Erkek yurdu olan ve benim bir yıl kaldığım okulun ilk binasını inşa ediyor. Okul da adını Christopher Rhinelander Robert adlı bu Fransız asıllı bu Amerikalıdan alıyor zaten.

Osmanlı topraklarında misyoner okulları kuran Amerikan Misyoner kuruluşuna bağlı olmayan Robert Kolej laik bir eğitim veriyor.   Hamlin ve Robert okulun laik bir yapısı olmasına karar veriyorlar.

Okulun başından beri hiç değişmeyen öğrenci grubu Bulgarlar ve Ermeniler, onları zaman zaman Rumlar izliyor. İngiliz ve Amerikan çocukları da okulun öğrencisi oluyorlar.        

Müslümanların yabancı okullara girmesine izin verilmediğinden, Kolej’e yabancılar ve Osmanlı uyruklu Hıristiyanlar ilgi gösteriyorlar. İlk Türk öğrenci yıllar sonra alınıyor. Kolejde her öğrencinin kendi dilinde ileri düzeyde olmasına büyük önem veriliyor, İngilizcenin yanında 5-6 dil sürekli öğretiliyor. Buradan diploma alan ilk Müslüman kızı, babası subay olan Gülistan İsmet. İkinci Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra Müslüman öğrenci sayısı artacaktır.       

Başlangıçta öğretmenlerin tümü yabancı olan okulda zamanla Türk öğretmenlerin sayısı da önemli ölçüde artıyor.

İlk Türk öğretmenlerden biri de 1889’da göreve başlayan ünlü Şair Tevfik Fikret. Tevfik Fikret şimdilerde müze olan, projesini kendi çizerek yaptırdığı ve ölümüne kadar dokuz yıl oturacağı evini de kolej kampüsünün sınırında, Aşiyana inşa ettirecektir. Mustafa Kemal Paşa, hayranı olduğu Tevfik Fikret’in evine, ölümünden üç yıl sonra 19 Ağustos 1918 yapılan anma törenine gelecek ve “Ben inkılap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir' diyecektir.

Robert Kolej’de Amerikan rektörleri birbiri ardına görev yapıyor, Cumhuriyet kuruluyor, 1930’dan sonra Türk öğrenci sayısı, yabancı öğrenci sayısını aşıyor.1957’de yüksekokula dönüşen okulun öğrenci sayısı, kuruluşunun 100 yılında, 1963 de, yüzde 30’u burslu 950 ‘ye ulaşıyor. (Benim okuduğum 1979-81 yıllarında öğrenci sayısı 600’ü yatılı olmak üzere 3500’di)

1971 yılında okul, o zamanlar üniversitelerin bağlı olduğu Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir İngilizce eğitim yapan bir üniversiteye dönüşüyor.

Robert Kolej, binaları, kütüphanesi, laboratuvarları, tüm imkanları ve personeliyle 118 dönümlük bugünün Güney Kampüsü tamamen Türk Devleti’ne geçiyor, Boğaziçi Üniversitesi adını alıyor. 

1863 yılında Robert Kolej 4 öğrenci ile eğitime başlamışken, bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde 15 bin öğrenci eğitim görüyor.

(DEVAM EDECEK)

Kaynaklar:

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Işıl Erduyan’nın Okul hakkındaki yazısı  

http://www.boun.edu.tr/tr-TR/Index

https://www.skylife.com/tr/1993-10/robert-kolej-den-bogzaici-ne-130-yil

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner124
banner122

BOLU'DA ARAÇ SAYISI ARTTI
Türkiye genelinde trafiğe kayıtlı toplam taşıt sayısı araç sayısı Ocak ayı sonu itibari ile 24 milyon...

Haberi Oku