Gündem:
TOHUM

II. Dünya Savaşından sonra hızla artan dünya nüfusunun beslenme gereksinimlerinin karşılanması için “Yeşil Devrim” olarak adlandırılan bir gelişme yaşandı ve yüksek düzeyde ürün alınabilmesi için tarım ilaçlarının, kimyasal gübrelerin ve aşırı su kullanılarak tarımsal üretimin belirgin biçimde artması planlandı.

1970’lere gelindiğinde kurtarıcı olarak gösterilen Bu yeşil Devrim’le birlikte zirai ilaçlar, yani zehirler, fenni gübre, hibrit tohumlar yaygınlaştıkça çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkileri de ortaya çıktı. Topraklar kirlendi, su kaynakları hızla azalmaya başladı. Hatalı kullanılan tarım ilaçlarının ve kimyasal gübrelerin insan sağlığına zarar verdiği anlaşıldı ve bazı tarım ilaçları yasaklandı..

Açlık sorunu nedeniyle ortaya çıkan Yeşil Devrim, gıdada artış sağlasa da dünyadaki açlık sorununu çözmedi.

Bunun üzerine artan dünya nüfusunu beslemek için yeni çözümler aranmaya başlandı.

Üretimin adil paylaşılmaması ve alım gücü yetersizliğinin dünyadaki açlığın nedeni olduğu gerçeğine yoğunlaşmak yerine, rant’ın dayanılmaz cazibesiyle başladılar tohumların genetiğiyle oynamaya..

Kim? diye sorgulamaya hacet yok!

Gerek nüfus, gerek yüz ölçüm cücesi İsrail; ABD destekli olarak, tohum olayının dünyadaki baş aktörü..

Bir plan ve program içinde insan soyunu mutasyona uğratmak gibi,

gelişmemiş ülkeleri kobay olarak kullanmak gibi,

üst akıl projeleri olduğu muhakkak olmakla birlikte,

biz neden “salak” olmak zorundayız?

Ya da kifayetsiz siyasiler yüzünden “zorunda” bırakılıyoruz..

Her konuda olduğu gibi tarım konusunda da milli değerlerimize sahip çıkmıyoruz?

Çok uluslu şirketler; dünyadaki zirai ilaç (zehir) piyasasının %75’ine hakim.

Yine ilk 10 şirket, tohum piyasasının da %63’üne sahip.

Yani dünya üzerinde 10-15 şirket zirai zehirlerin ve tohumların üretimini kontrol ediyor.

Bunlardan 6 tanesi bu piyasaların en büyük kısmına hakimler ve birbirleriyle evleniyorlar. Geçtiğimiz yıl Bayer firması Monsanto’yu aldı.

Dünya tohum pazarının yüzde 90’ını elinde bulunduran Yahudi asıllı Queeny ailesine ait Monsanto firması, ürettiği GDO’lu tohumlarla bütün insanlığı zehirliyor. Siyonistler dünyada milyarlarca masum halkın sağlığıyla oynarken, ABD’de kurdukları Yiddiş çiftliğinde Yahudi gençlerine doğal tarım yöntemlerini öğretiyorlar.

Hiçbir Yahudi, Monsanto menşeili GDO’lu ürünleri kullanmazken, dünya da her 10 insandan 9’u Siyonist şirketin ürettiği genetiği değiştirilmiş gıdalarla besleniyor.

Onda dokuzu!!

Dünya barışının önündeki en büyük engel olan Siyonizm’in oynadığı sinsi ve vahşi oyunlardan birisi bu tohum konusu!...

Uluslararası tohum rezervlerine adeta ipotek koyan İsrail, genetiği ile oynadığı ve hibritleştirdiği gıdalarla tüm insanlığı zehirlerken, kendi milletini Yahudi menşeili ürünlerden uzak tutuyor.

Genetiği oynanmış gıdaların birçok ölümcül hastalığa sebep olduğu bilinmesine rağmen GDO’lu gıdalara bütün ithalat izinleri eksiksiz olarak veriliyor. İnsan sağlığı ve gelecek kuşakların “temiz ve doğal gıda” hakları yerine şirketlerin kazanacağı paraların hesapları yapılıyor.

Anlaşıldığı üzere bu dev pazarı da Siyonizm yönetiyor!…

Yahudilerin gıda pazarını tekelinde bulunduran Monsanto şirketi Yahudi asıllı Queeny ailesine ait olup 1901’de Saint Louis’de küçük bir sakarin üreticisi olarak kuruldu ve zamanla dünyanın en büyük tohum üreticisi oldu.

Şirketin adı son 60 yıldır türlü olaylarla sürekli gündemde.

Monsanto, 1961 ve 1971 yılları arasında Turuncu Madde üretimi yaptı. Ağaçların yapraklarını tamamen döken bu madde, Vietnam Savaşı sırasında Amerikan uçakları tarafından Vietnam ormanlarını yok etmek için kullanıldı. Etkileri bugün bile sürüyor..

Vietnam’da sık rastlanan kanser vakaları, sakat doğumlar ve eski Amerikan askerlerinde görülen çeşitli sağlık sorunları… Şirket 1975 yılında ’doğada çözünen’ ve ‘çevre için yararlı’ ifadeleriyle pazarlanan çok güçlü bir herbisit olan Roundup’ı piyasa sürdü.

Bu kimyasalın da çok geçmeden önemli bir zehir olduğu tespit edildi.

Şirketin ürettiği birçok kimyasal madde yasaklandı.

Biz malum ABD ile birlikte kendilerinin uydusuyuz.. bizde yasaklı olduğunu hiç sanmam!?

“Gönüllü kobay”ızdır biz..

Bill Gates Vakfı ve Coca-Cola ile ortak faaliyetlerde bulunan bu şirketin net satışı ise 10 milyar doların üzerinde…

Çoluk çocuğumuzu zehirleyip müptela yapan Coco Colanın da zehir olduğundan hiç şüphem yok!

Fakat yakın çevreme bile anlatamıyorum…anlamıyorlar....

Kolayca Anlaşıldığı gibi Yeşil Devrim adıyla başlatılan alçakça oyun, açlık sorununu çözmek için değil, ticari olarak tekelleşmek için oynanmış!.

Bunu görmek, anlamak için kırk yıllar mı geçmesi gerekir?.

Bir an önce milli tarım politikalarıyla tohumlarımızı koruma altına almalı ve geliştirmenin yollarını aramalıyız..

Cennet vatanımızın yedi bölgesinde yedi değişik ikliminde yetişmeyecek ürün yok..

E, insan gücü de var..

İşsizlikten kırılıyor gençlerimiz..

Amerika’da çiftçilik ve tarım yükselen değer olarak üniversite gençliğinin tercih ettiği bir alana dönüşmüş son yıllarda..

Bizde de olsun..tohum var, toprak var, insan var..

Yönetecek adam lazım sadece..

Bir örnek de anacığımdan olsun..

Köylü pazarından çirkin mısırlar almış bi vakit..seyrek sepelek dişli..küçücük..

Tencereye gelmez yani! öyle bişiler..

N’apcan ki bunları dedim de,” hey yavrum hey! Ekeceğim, tohumluk bunlar” dedi.

“Gerçek mısır bu işte, tadını unutturdular bize” dedi..

Ve ben bahçe var, bostan var götürüp ektiremedim o tohumluk mısırları anacığıma..

Bu yaz vakti geçmediyse ilk işim olsun..SÖZ.

Buğdayın ana vatanı Güneydoğu Anadolu.

Buradan tohumumuzu alıp Meksika’ya götürmüşler,

orada hibrit tohum haline getirip Türkiye’ye geri satmışlar.

Milliyetçilik her şeyden çok tohum konusunda önem kazanmalı..

Bereketli topraklarımızda boy veren altın kıymetinde ata mirası tohumlarımız;

halkın, çiftçinin olmalı, yerli yabancı şirketlerin değil.!

Biz tohumumuza neden sahip çıkmıyoruz, korumuyoruz da ABD’ nin İsrail’in kontrolüne bırakıyoruz..

Bu tohumların kaynağı çiftçidir, yüzlerce yıldır çiftçiler bu tohumları ekip geliştirmiştir, bu yüzden hak sahibi de çiftçidir. Şirketler değil!

İnternette izlemişsinizdir, dolaşımda bir video var..

Genetiği değiştirilmiş GDO’ lu buğdaydan ve Siyez buğdayından iki ayrı hamur yoğuruluyor.

Ve sonra tel süzgecin içinde ve akan suyun altında hamur çözdürülüyor..

Siyez buğdaylı olan hamur tümüyle suda çözülürken;

GDO’ lu undan yapılan hamur, değil midede doğada bile yok edilmesi imkansız bir lastik tortu bırakıyor. Glutenmiş.

Çaya arkadaş ettiğimiz bütün pasta börek, çöreklerden nefret ettim..

O derece yani..Lütfen izleyiniz.

(Linki: https://www.youtube.com/watch?v=S-SNHeoM27g)

Siyez çok kıymetli bir buğday.

Hastalıklara karşı çok dayanıklı, besin değeri çok yüksek ve bu konuda akademik anlamda çok kıymetli çalışmalar yürütülüyor.

Fakat önemli olan mesele şu, bu siyez tohumunu buraya kadar getiren kim?

Binlerce yıldır bu tohumu ekip bugüne getiren kim?

Kastamonu’daki, İhsangazi’deki çiftçilerdir bu tohumu ekip geliştiren.

Halkımızın, çiftçimizin sorgulaması gereken şey şu:

“Bu tohumu ben getiriyorum, üniversite ve devlet üzerinde çalışıyor, peki sonra o tohumun sahibi kim olacak?”

Şirketler tarafından alınıp çiftçiye geri satılacaksa, o zaman bu çiftçinin hakkı n’olacak?

Çiftçilerin hakkını devletin koruması gerekmiyor mu?.

Tohumların şirketler yerine enstitüler tarafından geliştirilip çiftçiye verilmesi, makul fiyatlarla satılması, mutlak korunması gerekir.

Tohumlar konusunda bilgi kirliliği de yok değil.

Yerli tohum, organik tohum, hibrit tohum gibi kavramlarının karşılığı nedir?

Şöyle kısaca bir özet araştırma yaptım ben..

* Yerli ve atalık tohum aslında aynı anlamda ..

Mısırın, domatesin, patatesin aslında ana vatanı Amerika kıtası.

Yani bu çeşitler Anadolu’ya oradan gelmiş.

Ama bunlar Anadolu’yu benimsemiş, gen merkezi olmasa da biyolojik anlamda bir merkez olarak Anadolu’yu edinmiş.

Mesela Ayaş domatesi; Ayaş için o domatesin tohumu yerli bir tohum olmuş.

Sadece o bölgede ekildiği zaman belirli bir kalite, lezzet vs. veriyor.

İşte o bölgeye ait olduğu, o bölgeye has özellikler geliştirdiği için o tohuma Yerli veya Yerel Tohum deniyor.

* GDO’lu tohum ile hibrit tohumu halk birbirine karıştırıyor,.

Hibrit tohum deyince korkuyormuş çiftçi..,

Sağlık açısından karşı çıkılmamakla birlikte, gıda güvenliği ve bağımsızlığı açısından karşı çıkılıyormuş Hibrite.

Sosyo-ekonomik nedenlerden dolayı, tekelleşmeye yol açtığı için karşı çıkılıyormuş.

Hibrit tohum nedir? diyecek olursak;

Aslında yüzyıllardır bizim çiftçimizin yaptığını, akademisyenlerin, mühendislerin daha profesyonelce yapması neticesinde ortaya çıkan tohuma deniyormuş.

Burada genetik yapısıyla oynanması gibi bir durum söz konusu değil.

Bildiğimiz, yapay döllenme aslında.

Çiftçinin yaptığının profesyonellerce yapılması.

Hibrit tohumun kısır olarak bilinmesinin nedeni de şu.

Aslında kısır değil, yine tohum veriyor.

Ama melez tohum olduğu, yani saf hat bir anne ile saf hat bir babanın melezi olduğu için,

çiftçi bu tohumu tarlaya ekip kendisi tohum almaya kalktığı zaman,

bu tohum ya annesine ya da babasına dönüyor.

Yani tohum ticari değerini yitirmiş oluyor.

Standart kalitede bir ürün elde edip piyasaya süremiyor.

Bu yüzden çiftçi o tohum şirketinden her yıl o tohumu satın almak zorunda kalıyor.

Karşı çıkılan nokta işte burası!.

Yani; her koşulda yerli tohumun ekilip yetiştirilmesini savunuyorken,

bazı durumlar da hibrit tohumun da ekilebileceğini,

çiftçinin yararına olabileceğini söyleyebiliriz.

Bu, o tohumun kimin elinde olduğuna göre değişir.

Çiftçinin hakkı, kamu hakkı korunuyorsa,

hibrit tohumlar üzerinden bir tekelleşme sağlanıp bu bir rant haline dönüştürülmüyorsa,

halkın gıda güvenliği riske edilmiyor ise

hibrit tohuma karşı olacak bir durum yoktur.

*Standart tohum nedir peki?

Hibrit tohum saf hat anne ve babadan melezleniyor ya.

Standart tohum da işte o saf hat anne ya da babanın tohumunun kendisi.

Mesela Yalova’daki Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’nün ürettiği bu şekilde standart organik tohumları da var, konvansiyonel tohumları da var.

Standart tohum kullanan çiftçi, ertesi yıl da kendi tohumunu çıkarıp ekebilir.

Tohum şirketleri bu yüzden standart tohumu satmıyorlar.

Çünkü standart tohum satarlarsa çiftçi onlara bağımlı olmayacak...

Çiftçi tarlasını dinlendire dinlendire kendi tohumunu üretip eksin dursun..

Rant tıkalı bu noktada..

Oysa hibrit tohum çiftçiyi şirketlere bağımlı kılıyor.!

*Bir de organik tohum var.

Organik tohum, organik sertifikalı tohum demek.

Organik üretim yapan üreticiler, ürünleri için “organik tohumdan” diyebilmeleri için.

Hem tohumunun sertifikalı olması, hem de üretiminin organik sertifikalı olması gerekiyor.

Yani tohum çıkartılırken de herhangi bir zirai zehir, kimyasal gübre kullanılmaması gerekiyor. Organik sertifikalı tohum, hibrit ya da standart tohum olabilir.

Ama asla GDO’lu tohum olamaz.

Çünkü organik tarım mevzuatına göre GDO kesinlikle yasaktır.

Yine organik tarım yapan çiftçi, yerli tohumlarını da kullanabilmektedir.

*GDO’lu tohum tam olarak nedir? GDO’lu tohuma neden karşıyız?

GDO’lu tohum ve GDO’lu gıda tam anlamıyla Pandora’nın Kutusu’dur.

Açıldığında neler olacağını gerçekten bilmiyoruz.

Yani sadece insanlık için bir risk taşımıyor, aynı şekilde ekosistem için de riskli bir konu.

Örneğin mısır 3 km’den döllenebilmektedir ve GDO’lu mısır da şu an dünyada oldukça yaygındır. Bu GDO’lu türlerin, doğadaki diğer türlerle döllenme riski var.

Bu döllenmenin ekosistem için nelere yol açabileceği meçhul.

Okyanuslardaki bir yosun türünün Akdeniz’e gelmesi bile oradaki ekosistemi tehdit ederken, GDO’lu türlerin döllenmesinin doğa için nelere yol açabileceğini az buçuk tahmin edebilmek mümkün aslında…

Ekosistemin bir dengesi var ve genetiği ile oynayıp başkalaştırdığınız bir bitkinin ekosistemi olumsuz olarak etkileyebilmesi oldukça yüksek bir ihtimal.

Bunu tam olarak bilmeden, dünyayı ve ekosistemi bir deney alanı olarak kullanıp bunu denemeye kalkışmak oldukça tehlikeli.

Aynı şey insan sağlığı açısından da geçerli.

GDO’lu gıdaların insan sağlığı açısından nelere yol açabileceğini test etmeden,

bu konuda tam bir bilgi sahibi olmadan GDO’lu gıdaların piyasaya sürülmesi oldukça tehlikeli. Bu, insanlığın tamamının kobay olarak kullanılması anlamına geliyor.

Üstelik insan sağlığı açısından tehlikeli olabileceğine dair çeşitli araştırmalar da mevcut.

İşte GDO’lu tohumlara karşı çıkılmasının nedenleri bunlar…

Bir link daha vereceğim..bir süre fareleri sadece GDO’lu mısırla beslemişler..KORKUNÇ! ben bakamadım!

(https://www.youtube.com/watch?v=fszybx-j2oM)

Bir ürünün hangi tohumdan yetiştirildiğini bakarak anlamak ne yazık ki mümkün değil.

Ancak uzmanlar laboratuvar ortamında incelerse anlaşılıyormuş..

TOHUM İNSANLIĞIN ORTAK MİRASIDIR

Kanada, Çin, Etiyopya, Arjantin, Meksika, Bangladeş, Almanya, Fransa, Kenya ve Türkiye gibi ülkelerde resmi ya da gayri resmi olarak (yıllardır) ekimi yapılan GDO’lu tohumlar;

ürünlerin lezzetini bozuyor, tozlaşma gibi yöntemlerle bazı bitki türlerini imha ediyor,

birçok böcek türünü yok ediyor, bazılarını ise “kene”de olduğu gibi, ölüm makinelerine dönüştürüyor.

Yeni kısır tohumlardan ekilen bir buğdayın başağından 16 dane elde edilebilirken, halen bir daneden en az 300 dane verebilen buğday türleri mevcut.

Şayet amaç açlığa çözüm üretmekse bire 16 veren tohum değil,

bire 300 veren tohumların ekilmesi gerekmiyor mu?

Asıl amaç: İnsanı değiştirmek, yönlendirmek ve yönetmektir.

Bu nedenle GDO çalışmalarının reddedilmesi ve bütün canlı neslinin devamı için,

olmazsa olmaz; doğal tohum kaynaklarının korunması bütün insanlığın ortak görevi olmalı,

1000 yıllık bir tarihi eser nasıl ki dünya kültür mirası olarak görülüyorsa,

nebati tohumlar da insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmelidir.

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

NEŞELİ KAMPANYA

Haberi Oku