Kültür:
RESSAM MAHMUT ÖZTÜRK'LE SANAT SERÜVENİ ÜZERİNE SÖYLEŞTİK
Her yeni yıl umudu, hayali içinde barındırır. Yelpazenin hangi tarafında olursa olsun hiçbir insanoğlu yoktur ki yeni yıldan beklentileri olmasın. Kültür, sanat, müzik faaliyetleri de insanoğlunun yeni bir yaşama olan tutkusunun, arayışının, hayallerinin, umudunun bir eseridir. Sanat yüceltir. Mustafa Kemal Atatürk’ün de işaret ettiği gibi “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”

Sanatın bütün dalları barışı, kardeşliği önceler, ırk din dil ayrımını ret eder. 2017 yılından insanlık âleminin çok büyük bir çoğunluğu, yöneten kliklerin dışında, statik, çağdışı örümceklenmiş, küf tutmuş azınlıktaki beyinlerin dışında; barışı, sevgiyi, kültürü eşit, sömürüsüz bir dünyayı özler.

Bu bağlamda 2016 yılına sanat ile resim ile veda edelim dedik. Ülkemiz insanlarını üzmüş, kanın, gözyaşının, hüznün yılı 2016’ya, bu kara yılda bir başka şeyler de söylendi, var oldu, yaşandı hatırlatması ile AİBÜ akademisyeni Ressam Prof. Dr. Mahmut Öztürk ile gerçekleştirdiğimiz nehir bir söyleşi ile veda ediyoruz.

Savaşız, sömürüsüz barış içinde bütün toplumların birlikte yan yana, iç içe yaşadığı bir dünya, bir Türkiye umuduyla.

İyi yıllar diliyoruz.

Medya14.net

RESSAM MAHMUT ÖZTÜRK’LE SANAT SERÜVENİ ÜZERİNE SÖYLEŞTİK

Resim yapma tutkunuz nasıl başladı?

Resim yapma tutkumun çocukluk dönemimde başladığını söyleyebilirim. Çocukluğum, Haymana’da ve köy koşullarında; koyunların, kedilerin, köpeklerin, tavukların, hindilerin, eşek ve atların… arasında geçti. Hayvanlara olan sevgim onların resimlerini yapma tutkusuna dönüştü. Evimiz Haymana’nın ahşap özellikli tek tarihi evidir. Evimizin ahşap oymaları Safranbolu evlerinde bile görmediğim bir titizliğe ve yalınlığa sahiptir. Aynalı dolap dediğimiz ahşap konsoldaki ahşap işçiliğinin inceliği ile kapıların üzerinde yazan Arapça kaligrafik yazılar benim görsel ayrıntılarımın köklerini oluşturuyor diyebilirim.

Ablalarımın ve abilerimin, defterinin kırmızı çizgi boşluğuna özenle kenar süsü çizimlerini taklit ettiğimi, harita atlastan yer bulmaca oyunlarını izlerken onların verdikleri boş kağıtlara haritamsı biçimler uydurduğumu, 1964’de Kıbrıs sorunu patladığında gazetelerde gördüğüm Başpiskopos Makarios’u çocukça “ti” ye alan komik resimler yaptığımı hatırlıyorum. İroni olarak kendi kendime şu soruyu sorup dururum; 1980’den bugüne yaptığım politik resimlerin kökeni bu komik resimler olabilir mi?  

Ayrıcalıklı olarak unutmadığım önemli bir anım vardır. Yaptığım resimleri evimizin duvarlarının ahşap bölümlerine asar ve aile üyelerine sergilerdim. Yaklaşık on-onbir yaşlarımda olduğumu hatırladığım bir gün, çobanlıktan gelme tarım ilaçları bayiliği yapan, eski ve yeni yazıyı çok güzel yazan, koyu CHP’li ve çok dindar olan babam, akşam namazından gelir gelmez sobanın yanındaki mindere oturdu. Doksandokuzluk tespihini çekerek evimizin ahşap kuşaklarının çivilerine seri halde astığım at resimlerime dikkatle baktı baktı “ Bak oğlum o atın toynağı öyle olmaz, bir kağıt kalem ver, bak şöyle olur …” diyerek atın toynağını nasıl çizmem gerektiğini gösterdi. Atın alt bacağıyla tırnağı arasında yer alan toynak bölgesi detaylarının önemini çoban babamın dikkatli gözlemlerinden öğrendim. Kendi kendime düşündüğümde, on- onbir yaşlarımda ne kadar gerçekçi resimler yaptığımı ve babamın, atın genel vücut ve baş gibi genel oran ve orantılarını değil de atın küçük bir ayrıntısı olan toynağını eleştirmesi, benim üzerimde çok kalıcı bir etki yaratmış olmalı ki, kendi sanatımda, sanatın diğer alanlarında, dinlediğim müzikte, okuduğum kitaplarda, politik analizlerde… ayrıntı tasasını ön planda değerlendirmem gerektiğini açığa çıkarttı diyebilirim. Çocuklarda ve sanatçı kişiliğinde, anonim –herkesin ortak malı olan, sahipsiz, genel geçer- olmayı bir kenara iterek, en önemli özelliğin ayrıntılarda ve motif zenginliğinde aramak gerektiğini içtenlikle savunan karakterimin kökl erini çocukluğuma bağlıyorum.

 Ressam olma maceranızı anlatır mısınız?  

Ailem ve ilkokul öğretmenim Olcay Sönmez resim yapmam ve ressam olmam için daima destek oldular. Ortaokul ikinci sınıfta ilk yağlıboya resim yapma deneyimimi resim derslerime ücretli giren ve çok iyi bir resim öğretmeni olarak andığım, sınıf öğretmeni Cihan Özgür öğretmenim yaşattı. Biyoloji ve fizik dersleri öğretmenlerimin kan dolaşımı gibi şema ve çizimleri tahtaya yapmam için beni görevlendirmeleri fen ve matematik derslerini çok sevmeme neden oldu. Lisede fen kolunu seçtiğim için edebiyat kolunun okuduğu Sanat Tarihi dersini alamadım. Lise ikinci sınıfta ilk defa resim öğretmeni yüzü gördüm. Resim öğretmenim Osman Özbilen desenlerimi ve resimlerimi çok beğendi ve daha akıcı olmasını istercesine “Kol serbest Mahmut, kol serbest” diyerek benim bugün hızla resim yapma alışkanlığımın temelini attı diyebilirim. Kendisinin öncülüğünde öğrenciler arasında resim yarışması düzenlemişti, birinci olmuş ve bir gömlek kazanmıştım. 

Gençliğim TÖB-DER ile Halkevi’nde geçtiği için öğretmen olma isteğim oluştu. 1978’de Resim Öğretmenim Osman Özbilen ve Amcaoğlum TÖB-DER Başkanı Mustafa Kapucu’nun yönlendirmesi ile Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Öğretmenliği sınavına girerek kazandım. GEE’de çok iyi bir eğitimci kadrodan dersler alma şansı elde ettim. Birinci sınıfın Temel Sanat Eğitimi Dersini destekleyen Kağıt-Mukavva-Cilt Atölyesi Öğretmenim Hidayet Telli’nin façata ile mukavva kesimini izlerken kendimi başı okşanan çocuk gibi hissettim ve Resim-İş Öğretmeni olmayı daha çok istedim. Hidayet Telli öğretmenimin “Her çocuk, bir kapı, iki pencere, üçgen bir çatı ile ev yapar, birbirine benzer görünür fakat hiçbir ev aynı ev değildir, çünkü her evin içinde farklı yaşantılar vardır” sözü sanat eğitimciliğimin ve ressamlığımın önünde sönmeyen bir ışık olmuştur.

Ressam olma isteğimi kamçılayan öğretmenlerim ve anılarım çok. Beni en çok etkileyen anım, Resim Anasanat Atölye öğretmenim Veysel Günay’ın, toz boya ile ağaç tutkalını karıştırarak 100x70cm boyutlu kağıt üzerine hızla yaptığım figür resmimi ve duralit üzerine yaptığım ilk yağlıboya natürmort resmimi, bitip bitmediklerine ilişkin hiçbir şey söylemeden sessizce şövalemden alarak kendi elleriyle panoya asmasıydı. O anlarda yaşadığım sessizlik, ortaokul ikinci sınıfta okuduğum John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga romanında toz duman içinde sessiz yürüyüşe geçen elma toplayıcısı işçilerin fırtına öncesi sessiz kararlılığına benzeyen ve belleğime kazınan unutulmaz bir imge oluşturdu.

GEE’den mezun olduktan sonra resim yapmanın benim için bir tutku olduğunu net olarak anladım. 1984’te Yedeksubay askerlik yaptığım Ağrı’da Köse Dağı, Ağrı Dağları ve Van Gölünden Süphan Dağı konulu lavilerden ve suluboyalardan oluşan “Dağlar” serisi resimlerimi yaptım.

"Dağlar" serisinden; Küçük Ağrı Dağı Serisinden 1984

 

Giresun’un Keşap İlçesinin Karabulduk Nahiyesi ortaokulunda Resim-İş Öğretmenliğim sürecinde, Karadeniz’in doğal güzelliğinden ve peyzaj ressamı olan Veysel Günay öğretmenimden etkilenerek kısa dönem peyzaj resimleri yaptım. Lekeci anlayışla kadın başlarının öne çıktığı “Başlar” serisini yaptım.

“Başlar” Serisinden; Öğrencimin Portresi 2004

 

Toplumsal içerikli politik resimlerinizi ne zaman yapmaya başladınız?

GEE’ne 1978’de girdim 1982’de mezun oldum. 78 Kuşağı olarak 80 darbesini yiyen kuşaktanım. Geçenlerde Meclis Adalet Komisyonu’na ifade veren Mehmet Ağar “Eline bıçak dahi almamış solcuları terörist diye sorguladık” diyerek,  yaşanılan haksızlıkları itiraf etmek durumunda kaldı. Bir ressam olarak, yaşadığımız adaletsizliklerden, işkence ve idamlardan kendimi hiçbir dönemimde soyutlamadım. 2003 Irak’ın işgali ile yöneldiğim “Dayak Yiyen Asyalılar” ile bugün devam ettiğim “Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet” temalı serilerim 1980 darbesi ile başlayan “İşkence” serisi resimlerimin devamıdır.

“İşkence” Serisinden 1980

1983’de Kenan Evren ile YÖK’ün kurucu başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı tarafından emperyalizmin bayrağı türbanın icat edildiği, Uğur Mumcu’nun Rabıta olgusunu ortaya çıkardığı, her yüz metreye cami yapıldığı, Türk İslam Sentezi seminerlerinin düzenlendiği ve devlet mekanizmasına irticacı gerici kadroların yoğun olarak yerleştirildiği bu dönemde “Yobazlar” serisini yaptım.

 “Yobazlar” Serisinden 1985


 

 

Hacı anamın, hacı babamın İslam inancı ile hiçbir ilişkisi olmayan ve bu dönemde azgınlaşan esrarkeş ve haşhaşi İngiliz tarikatçı yobazlığını, katı bir dini eğitim aldığım için çok çok iyi tanıyordum. Necmettin Erbakan’ın öncülüğünde 1973’de Milli Nizam Partisi kurulduğu zaman İngiliz İslam’ı tarikatçılarından biri sabah namazı çıkışında babama “… bizim tarikata gir, sülaleniz geniş, çoluğunuz çocuğunuz iş güç sahibi olsun” teklifinde bulunduğunda, babamın “benim keşlerin içinde işim olmaz” yanıtını hiç unutmam. Bu nedenle, o günden bugüne tarikatı “ Din kisveli, takva taklacısı, her ne yaparsa Allah için yapar görünümlü, en gerici ekonomik çıkar çetesi” olarak tanımlarım. Bu söylediklerimin okuyucular tarafından iyi anlaşılması için önemli bir vurgu yapmak zorundayım. Anıları önünde saygı ile eğilerek andığım Türkiye’de ilk Sanat Felsefesi kitabını yazan Prof. Dr. İhsan Turgut hocam, Eğitimde Kaos adlı kitabında “Biz İslam’ı İngilizlerden öğreniyoruz” der.

Hz. Osman dönemine kadar uzanan ve Kureyş Aşiret diliyle yazılan esresiz, ösresiz yüzlerce elyazması orjinal Kuran-ı Kerimleri, karma resim sergimin olduğu Dulin’de gördüğüm zaman Prof. Dr. İhsan Turgut hocamın çok haklı olduğunu somut olarak kavradım. İngilizlerin, İslam literatürüne sahip ve egemen olduklarına ve Osmanlı’ya karşı Arapları ayaklandırmak için Vahhabi ve Ahmedi tarikatlarını kurduklarına vurgu yaparak “By By Türkçe” kitabında özenle dikkat çeken Türk bilim insanı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu da burada saygıyla anıyorum.   Bugün İngiliz İslam’ı tarikatçı yobazlığının ürettiği, altı yaşında kız çocuğu ile evlenmek, annesinin dizinin üstünü görünce tahrik olmak gibi rezil söylemlerde bulunanları, önüne geleni azarlayan, ona buna laf yetiştirenlerin niçin laf yetiştirip azarlamadıklarını ve susarak ödüllendirdiklerini, özellikle benim yaptığım tarikat tanımım üzerinden sorgulamak gerekir.

İşte bu nedenle bugün yaptığım “Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet” temalı resimlerim 1983’de yaptığım “Yobazlar” serisi resimlerimin içeriksel bağlamda devamıdır.

Toplumsal içeriğin çeşitlendiği politik resimleriniz var mı?

Elbette var ve zincirin halkaları gibi birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Faşist diktatörler Salazar ve Franko halkı uyutmak için futbolu kullandılar. Kenan Evren’de onlar gibi “Ne olacak şu bizim Fenerbahçe’nin hali” diyerek sömürü metaforunun uyku ilacı futbola el koydu. Yetmedi, nüfus yoğunluğumuzun ikincisi başkent Ankara’nın birinci ligde takımı olmamasına içerleyerek Ankaragücü’nü cebren ve hileyle birinci lige çıkardı. Bu nedenle, futboldan nefret ettiğim için stadyumda profesyonel lig takımlarının maçlarını hiç izlemediğimi itiraf etmeliyim. İçinde futbolcuların olmadığı ve kapitalizmin reklam bombardımanı yaptığı stadyum panolarını öne çıkarttığım “Tribünler ve Tribünde Konfetiler” temalı resimler yaptım.

Tribünler ve Tribünde Konfetiler” Serisinden 1985


 

 

Biz ressamlar için biçimsel ve içeriksel bağlamları gereği sürdürdüğümüz izlerimiz ve işaretlerimiz son derece önemlidir. “Tribünler ve Tribünde Konfetiler” temalı resimlerimde kapitalizmin reklam bombardımanı yaptığı stadyum panolarından hareketle, ‘kapitalizm’ sözcüğünün iticiliğini perdelemek amacıyla postmodernistlerce uydurulduğunu iddia ettiğim ‘Tüketim Toplumu’ kavramının eleştirisine yöneldim. Tam bu dönemde ramazanda oruç tutmadığım ve 1985’de MEB tarafından yasaklanan 44 tane öztürkçe sözcüğü yıllık ve günlük planlarımda kullandığım için Giresun’un Alucra ilçesine sürgün edildim. Atama kararnamemde “ihtiyaca binaen” yazıyordu. Oysa, çalıştığım okulda tayin olduğum okula göre daha çok öğrenci ve daha az öğretmen vardı. 1987’ nin şubat ayının kara kışında benim gibi 40 öğretmeni il içi tayine zorladılar. Aynı yılın ekim ayında Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Mastır sınavını birincilikle kazanınca öğretmenlikten istifa etmek zorunda kaldım. Tüketim Toplumu kavramının eleştirisi gereği “Tribünler ve Tribünde Konfetiler” temalı resimlerimde kapitalizmin reklam bombardımanı yaptığı stadyum panoları, iz ve işaret motifleri olarak Eskişehir’de yaptığım mastır sürecinde vitrinlere ve podyumlara evrildi. Tüketim Toplumu kavramının vazgeçilmezi olan vitrinlerde ve podyumlarda modeller ve mankenler yerini aldı. Böylece yükseklisans tezimin başlığı “Antik Figürün Resimlerimde Modeller ve Mankenlerle Yansıtılması” oldu. Yükseklisans tezimi Prof. Dr. Oya Kınıklı ile tamamladım.

“Antik Figürsellik” Serisinden 2006


 

Lisans eğitimimi aldığım Gazi Eğitim Enstitüsü’nde çıplak modelimiz olmadığı için, Eskişehir’de ki yükseklisans-mastır sürecimde çıplak model eğitimi açığımı kapatmak için çok yoğun çaba harcadım. Çıplak modellerden çok yoğun olarak desen ve resimler yapmak amacıyla hocalardan izin alarak lisans derslerine de girdim.

Desen eskiz 1988


 

 

 Sevgili Rektörüm Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN’in sayesinde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Özer ile Prof. Dr. İsmail Türemen ve Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinden Prof. Dr. Oya Kınıklı ile Prof. Dr. Fikri Cantürk yükseklisans-mastır derslerini vermek için görevlendirildiler. Mastır sürecimde Akademililerden Prof. Dr. Abdullah Demir’den, Marmara Tatbiki ve Gazi geleneklerinden beslenerek sentezlenen figür resimlerime yoğunlaştım. Eskişehir Arkeoloji Müzesinde çok sevdiğim Sağlık Tanrıçası Hygeriya ve hayranlıkla etkisinde kaldığım ve hala etkisini figürlerimde sürdürdüğüm Sakarya Nehri Tanrısı Sangarius heykellerinden etütler yaptım. Anadolu’nun ve Türk kültürünün tarihsel figür geleneklerini, kendi üslubumun, sanatçı ve entelektüel tavrımın akademik temellerle sağlamlaşması için araştırdım.

Litografi   1988


 

Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanatta Yeterlik Resim Programını kazandığım süreçte tavrımı geliştirmeye ve araştırmalarıma devam ettim. Atölye derslerimi GEE’de ikinci sınıf birinci dönem Desen dersi aldığım Prof. Dr. M. Zahit Büyükişleyen’ den aldım. Bu süreçte büyük boyutlu hiperrealist etütler ve çok figürlü kompozisyonlar yaptım.

Hiperrealist Çalışma Hacettepe Doktora 1993


 

 GEE’ de Resim Atölye öğretmenim Prof. Dr. Veysel Günay ile tekrar bir araya gelme şansı elde ettim. Sanatın akademik disipliner diline ve özgürce ifade edilişine yönelik çok önemli değerler öğrenerek, kendisiyle “Figüratif Lirik Devinim” başlıklı Sanatta Yeterlik tezimi tamamladım.

Anadolulu 3 güzel 2004


 

Söyleşimizde Figüratif Resim tutkunuz ön plana çıkıyor, bunu açıklar mısınız?

Evet. Çocukluğumdan bugüne bu tutkum hiç değişmedi. Gündelik yaşama ve evrensel hayata dair görsel plastik anlatılarımın temel motifi insan figürü oldu. GEE’ de, çıplak modelimiz olmamasına rağmen, bir ya da iki soyut resim denemem oldu, soyut resmin dünya görüşüme uygun olmadığını fark ettim. Toplumsal sorunlara duyarlı olan bir karakterim olduğu için Toplumcu Eleştirel Gerçekçi tavrımı figüratif resimlerle ortaya koymayı daha uygun buluyorum.

 

Anadolu Üniversitesi yükseklisans sürecimde çıplak modellerle karşılaştığımda farklı üsluplarda çizgi, ton ve boya denemeleri yaptım. Desen ve Resim Atölye hocam Prof. Dr. Mehmet Özer her biri en az kırk adet olan dört grup denemelerimi çok beğendi. Çıplak model çalışmalarımdan ve hocamdan öncelikle kendimi öğrendim diyebilirim. Doğaçlama resim yaptığım lise yıllarımda, çizgim ve boya sürüşüm izlenimci ve inşacı üslubun karışımı bir karakterdeydi. Çıplak model karşısında farklı üslup denemelerim beni kendi doğama ve lise yıllarımda içtenlikle yaptığım doğaçlama tarzıma yönlendirdi. Bu yönlendirme ile resimlerimin ve figürlerimin, kendi yapış ediş jestlerimle, kol, el, kas ve sinir hareketlerimin doğal dilini ve içtenliğimi hızla yansıtmasını amaçladım. Özellikle bu nedenden dolayı resimlerimde beni en iyi yansıtan motifin figür olduğunu düşünüyorum.

Duygu ve düşüncelerimi, gündelik yaşamı ve evrensel hayatı figür üzerinden anlatmak, yorumlamak ve eleştirmek beni mutlu ediyor. Mutlu olduğum şeyi yapıyorum. Gündelik hayatta yaşadıklarımı evrensel hayatın değerleriyle ilişkilendirerek plastik sanatların evrensel diliyle yansıtmayı amaçlıyorum.

Yaşadığım toplumun gündelik yaşantısı benim gündelik yaşantımı ve resimlerimi belirliyor. Gündelik hayata ilişkin yorumladığın bir olgunun, tarihsel temellere ve yazılı kaynaklara dayanan ikonografik bağlamda incelenebilir bir geleceği olmasını amaçlıyorum. Kısaca, bir sanat tarihçisi, bir sanat sosyoloğu, bir sanat psikoloğu gibi tarihe not düşmeye çalışıyorum.  1980 darbesiyle “İşkenceler”, 1983’de türbanın icadıyla “Yobazlar” ve “Başlar”, 1984’te askerliğimin Ağrı’da olması nedeniyle “Dağlar”, 1985’de tüketim toplumunun sömürü metaforu futbol ve reklam bombardımanıyla “Tribünler ve Tribünlerde Konfetiler”, 1990’da yükseklisans tezimden hareketle yöneldiğim “Antik Figürsellik” serisine bağlı olarak 1993’de “Podyumlardan- Vitrinlerden” serisi resimlerimi yaptım. Podyum ve vitrin kavramları benim politik arenam haline dönüştü. Seri çalışmalarım, bir biri içinde devam eden politik temalarla devam etti.

“Podyumlardan- Vitrinlerden” ,  Podyumda çağdaş modellerin tedirginliği 2004



 

 

“Podyumlardan- Vitrinlerden” serisi içinde 2003 Irak işgaliyle “Dayak Yiyen Asyalılar” serisine başladım.

 

“Dayak Yiyen Asyalılar2003

 

 

 

Emperyalizmin Neoliberalist pratiklerinin uydurduğu postmodernist kavram pratiklerinden alt kimlik-üst kimlik, öteki, alanlar-sınırlar, merkez-çevre gibi kavramların etnisiteci, dinci-mezhepçi ve kadın kimliği üzerinden aşırı cinsiyetçi uygulamalarına karşı yerel, yöresel, folklorik kıyafetler giyinmiş kadın figürlerinden oluşan       “Anadolu Podyumu” serisine 2006’ da yöneldim.

“Anadolu Podyumu” Ankara Karşılaması

 

“Anadolu Podyumu”  Podyumda Anadolulu 3 Güzel 2008

 

 

2010’da yargı mekanizmasına yönelik operasyonların başlamasıyla büyük boyutlu Podyumda Tedirgin Adalet Tanrıçası resmimi yaptım.

Podyumda Tedirgin Adalet Tanrıçası 2010


 

 

2013 Gezi Direnişiyle “Direnen Asyalılar” Serisini çalıştım.

Direnen Asyalılar Serisinden Direnen Gezici 2015


 

“Dayak Yiyen Asyalılar” serisi temasının devamı olarak 2015’ de “Vitrinde Recm: Ortadoğuda Amerikan Futbolu” serisini ve Suriye sorununun ülkemize taşınmasına tepki olarak “Mülteciye Zulüm” resimlerimi yaptım.

“Vitrinde Recm: Ortadoğuda Amerikan Futbolu” Serisinden Vitirinde Rugby ile Recm ve Düşüş 2015


 

“Mülteciye Zulüm” 2015


 

Osmanlı’nın yoz, yobaz Medrese altyapısından gelen Sıbyan Mektepleri geleneğinin bugün sürdürülmeye çalışıldığına ve sıbyancılık çirkefinin çocuklarımıza bulaştırıldığı çocuk istismarlarına ve cinayetlerine tanık oluyoruz. Kadına yönelik şiddete ve çocuk istismarına dikkat çekmek için “Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet” konulu resimlerimi İstanbul Bakırköy’ de bulunan Seher Becel Sanat Galerisinde sergiliyorum.

“Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet” Serisinden Şiddet 2016


 

“Kadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet” Serisinden Çocuğa Yönelik Şiddet Var


 

 

Medya 14: Bize zaman ayırarak bu güzel söyleşiyi gerçekleştirme fırsatı yarattığınız için çok teşekkür ederiz. Uygun olduğunuz bir zamanda sanat ve sanat eğitimi anlayışınız üzerine söyleşi yapmak isteriz. Sergi etkinliğinizden dolayı kutluyor, başarılar diliyoruz.

Elbette teklifinizi değerlendirmek isterim.Bende ilginizden dolayı sizlere içtenlikle çok teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.


                                            RESSAM - AKADEMİSYEN  MAHMUT ÖZTÜRK
Benzetimci- yansıtmacı- ayrıntıcı bir kişiliğe sahip olan Mahmut Öztürk, bunu yapıtlarında imgesel temalarla destekleyip, ayrıntıları soyutlamaktadır. Ayrıntıcı kimlik özelliği, ikonolojik - entelektüel içerikçi yapı her dönemde başat sorun seçilen konular çerçevesinde gelişmektedir. Seriler halinde çalışılan konularda bu gelişme rahatça gözlemlenebilir. Peyzajlar ve Dağlar serisi, kadın portreleri ve başları serisi, işkence ve ibadet edenler serisi, tribünler ve tribünlerde konfetiler serisi ve son olarak modeller ve mankenler serisi zincirin halkaları olarak sıralanmaktadır. “Seriler” çalışmaları Öztürk’ te, sanatçı kişiliğin yön tartışması ve toplumsal sorgulamaların yapıldığı bir süreci de kapsar. Onun detaycı kişiliğinde, sanatının doğru ve etkili resimsel ifadesi; renkçi, lekeci, çizgici, doku ayrıntısını ön plana çıkaran, formalist anlayışların sentezinde bulur. Detayların gerçekleşmesinde, resmin hızlı oluşma ve oluşturma süreçleri, doku ve boya yoğunlukları, metamorfozal- spontan oluşum süreçleri bilinçli bir müdahaleci tarz ile yaratılmakta, doğaçlama, içtenlik ve samimiyet bu detaylarda gizlenmektedir. Resimlerdeki biçimsel- kurgusal detay irdelemeleri, temel içeriği oluşturan ikonolojik-entelektüel-düşünsel sorgulamalarla yoğrularak sürdürülür.

Kompozisyonlarının temel motifi olan figür formlarını, doğaçlama- improvisation- tavırla hızla inşa eden Mahmut Öztürk, resimlerinin içeriğini Toplumcu Eleştirel Gerçekçi anlayışla temellendirmektedir. Anadolu Kültürlerinden (Hitit- Frig uygarlıklarının Kibele, Sangarius gibi arkaik formlarından, Antikitenin ideal güzel formlarından, Türk otantik ve folklorik formlarından…) esinlenen, 1980 dönemi resimlerinde; işkence ve idamlardan, savaşlardan, dinci uygulamalardan, sporun sömürü metaforuna dönüştürülmesinden ve kadına yönelik şiddetten, moda ve reklam dünyasında kadın imgesinin podyumlarda- vitrinlerde kapitalizmin sömürü nesnelerine dönüştürülmesinden… etkilenerek yapıtlarını oluşturmaktadır.
Atilla Erdoğan Resim İş Öğretmeni

 

 


Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner115

ÇAĞDAŞ TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÜRETİLMESİ-...
MAHMUT ÖZTÜRK YAZDI

Haberi Oku