40 mikron büyüklüğünde olduğu saptanan Corona virüsünün dünyadaki tahribatı ve bireyde yarattığı güçsüzlük duygusu yaşadığımız dünyayı yeniden nasıl düzenlememiz gerektiği konusunda insanlığı düşünmeye ve düzeni yeniden yorumlamaya zorluyor. Virüs tüm tarihi ve uygarlığı, öncesi ve sonrası olarak ayrıştırıyor.

Düşünürlerin oydaştıkları temel konu bu krizin küresel kapitalizmin ürettiği ve yarattığı bir kriz olması. Sürekli olarak tüketim yoluyla büyümeyi amaçlayarak sınıfsal çelişkiyi artıran kapitalizm, çalışanları yoksullaştırarak dünyadaki eşitsizliğin ana kaynağı olmuştur. Bu bağlamda virüsün de eşitlikçi davranmadığı, yoksul, dar gelirli, yeterince beslenemeyen, gelirden pay alamayan dezavantajlı gurupları vurduğu tartışmasızdır.

Ekonomik yıkımın sosyal dokuda yarattığı tahribatı önlemek için daha adil ve paylaşımcı, öncelikli ihtiyaçlara göre kurgulanmış yeni bir üretim düzeninin modellenmesi kaçınılmazdır. Yeni dönemle birlikte home ofislerde çalışmanın, temasın daha az olduğu, yapay zekaya, dijital ve robot teknolojisine dayalı, temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanıldığı, çevreci üretim tekniklerinin ön alacağı da gerçektir.

Öte yandan kamucu, toplumun gereksinmelerini önceleyen sosyal politikaların uygulanması, özellikle sağlıkta ve eğitimde piyasacı modellerin terk edilmesi yaşamsal bir zorunluluk olarak yeniden gün yüzüne çıkmıştır

Ülkemiz Corona krizine ekonominin göstergelerin dibe vurduğu en kötü bir dönemde yakalanmıştır. Kamu ve özel sektörün ağır borç yükü, işsizlik, üretimsizlik kıskacında olan ülkemizde  siyaset kurumu kendi var oluşunun peşine düşmüş, varlığını algı yönetimi ile sürdürerek krizden bir başarı öyküsü çıkarmaya odaklanmış durumdadır. Orta Doğu bataklığında patinaj yaparak 5 milyona yakın mülteciyi misafir etmeye mecbur edilen ülkemizde özelleştirmenin yandaşa satış olarak algılanması, kamu işletmelerinin yok pahasına elden çıkarılarak büyümenin inşaat, ticaret gibi verimsiz sektörlere endekslenmesi sonucu kamusal kaynakların çarçur edilmesine, turizmden beklenen gelirin yitimi de eklenince pandemi sonrası ekonominin akıbeti umutsuz ve karanlıktır.
 

SALGIN SONRASI BİÇİMLENEN ÜLKE

Kalkınmanın ve üretimin düşünsel temeli güvene dayanır. Yeni üretim tekniklerinin ve işletmelerin devreye alınması adil ve güvenilir bir hukuk mevsiminin varlığını gerektirir. Ortak irade ve dayanışmayı esas alan, toplumsal sorunların çözümünde adil, keyfiyetten uzak, özgürlükçü şeffaf bir hukuk düzeni ise yatırımın temel koşuludur. Kararların günlük olarak kişinin iradesine uygun olarak alındığı tekçi/ otoriter rejimler yatırımın ve kalkınmanın büyük engelleridir.

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olmadığı, yargının siyasallaşarak yürütmenin emrine terk edildiği, yasama yetkisinin işlevsiz hale geldiği ülkemizde siyasal iktidar yönetim becerisini hukuku araçsallaştırarak sağlamaya çalışmaktadır.  İfade Özgürlüğü, Basın Özgürlüğü, Adil Yargılanma Hakkı Adalete Erişim gibi uluslararası metinlerde yer alan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin imzacı ve katılımcı olduğu anlaşmalar yok sayılarak KHK ile yaratılan hak yitimleri ve bunun kanayan yaraları pandemi ile daha da ağırlaşmıştır. Bugün ülkemiz “En” sözcüğü ile ifade edilen olumsuz sıralamaların baş aktörüdür.

Tamamen siyasete teslim olan yargı iktidar ideolojisinin yeniden üretildiği alan haline gelmiş, özgürlüklerin koruyucusu ve teminatı olması gerekirken, hak ve özgürlükler üzerinde bir tehdit kurumuna dönüşmüştür. Mahkemeler iktidarın yeni silahsız güçleridir. İktidar beklentisine yanıt vermeyen yargıcın yeri anında değişmekte ve zamanın ruhuna uygun karar verecek yargıç ve savcılar sisteme monte edilmektedir. Anayasa Mahkemesine yapılan son atama, AİHM kararını yok sayma tipik örnektir.  Magna Carta’dan başlayarak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Anayasalarla teminat altına alınan ve demokratik rejimin ölçütü olan özgürlükler keyfiliğe kurban edilmiş, mülkün (devletin) temeli olarak tanımlanan adalet, korkunun, eşitsizliğin ve güçlünün yanına evrildiği gibi, itaatin ve talimatın yönlendirdiği yargı yetkisini kullananların da taraf ve yandaş olması ile hukuk ve adalet ağır yara almış durumdadır.

Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, bilim ve sanat özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi demokrasinin olmasa olmaz kazanımlarını pervasızca askıya alarak gazeteci, yazar çizer ve akademisyenlere yaşam hakkı tanımayan siyasetin sopası olmuş bir hukuk düzeni üretici güçlerin, yatırımcı ve girişimcinin güvencesi olamaz. Bağımsızlığını yitiren yargı demokrasinin sine qua non’u (olmazsa olmazı) çok sesliliğinin yok edilmesinin bir aracısı durumuna düştüğü sürece özgürlükçü eşitlikçi ve adil bir dünyanın yaratılamayacağı açıktır.

Çözüm dayanışmayı, paylaşmayı öne çıkaran yeniden inşa edilecek çoğulcu demokratik düzeni kurmaktan geçiyor. Öncelikle toplumsal mutabakatla yapılacak yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Yeni anayasa ile kuvvetler ayrılığına işlerlik kazandırılarak anti demokratik yasaların ilgası, çağdaş özgürlükçü ve sosyal dengeleri yeniden kuracak yasaların yürürlüğe konması gerekmekte. Hukuk devletinin, hukukun güvencesinin ve bağımsız yargının olmadığı, özgürlüklerin güvence altına alınmadığı sosyal ve ekonomik modellere sığınarak çağı yakalamanın, değişmenin ve dönüşmenin olanağı bulunmamaktadır.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner124
banner122