Röportaj:
ANLATILAN SENİN  HİKAYENDİR IV- 12 EYLÜL DAVALARI…

Tutuklananlar, işkence görenler için suçlamalar askeri savcıların iddianamesine göre yasadışı örgüt üyeliği ve şimdi ortadan kalkan 141-142 ve 168.maddelerdi.

Hani şu, bir sosyal sınıfın öteki sosyal sınıf üzerine tangır tunguru ile başlayan.

Tutuklananları, işkence görenleri, sürgüne gönderilenleri hemen hepsini biliyorum. Ama, arkadaşlarım onayını almadığım için kendilerine sormadığım için ayrıntıya girmiyorum. Kendilerine saygımdan.

BYDGD davası, Memder davası, devrimci sol davası, devrimci yol 1, devrimci yol 2 davaları açıldı Gölcük Sıkıyönetim Mahkemelerinde. İki askeri yargıç, bir sivil yargıç üçlü trio yönetti mahkemeleri. Avukat bulamadık o vakit. Bir tek yaşamını yitiren Tuncel Ethem Yılmaz dışında. Kendisini saygıyla anıyorum. Bolu Halkevi ise, o dönem operasyon güçlerinin merkezi haline getirilmişti.

Ceza alanlar oldu, beraat edenler, mahkemelerde direnenler, cezaevinde dönenler, pişman olanlar. Bizlere oh olsun diyenler.

O dönem sokaklarda bizi görünce yollarını değiştirenler, selam vermeyenler, korkudan ya da bilemediğim başka sebeplerden. Üzülenler, perişan olan aileler, çocukları cezaevinde lazer tedavisiyle kanamaları durdurulmaya çalışılırken vefat eden anneler, babaları mahpusta iken doğan çocuklar.

Kimileri doğan çocuklarına Özgür, Ulaş, Kurtuluş diye isim koyarken, kimileri de çocuklarına Evren, Şahin.. İsimlerini yakıştırdılar. Ben mi?

Ben devrimci yol 2 davasından yargılandım.

Suçlama (!) yasadışı örgüt üyeliği ve Halkevi’ne üye olmaktı.

Evet, iddianame hala bende durur. Ünlü 141 ve 142. maddeler.

Bolu Emniyetinde, Komando Tugayı gözetim koğuşunda (2 kez), Gölcük’te istihkâmcıların bizim için yaptırdığı Seymen Tutukevi’nde uzunca bir süre misafir (!) edildim.

Davalar uzun sürdü.

Bazı arkadaşlar ceza aldılar dediğim gibi.

Ben 2,5 yıl süren dava sonucunda beraat ettim. Tabii delil yetersizliğinden.

İşkence insanlık suçudur.

Bunu herkes böyle der, böyle söyler.

Ama bir de işkenceci açısından durum oldukça farklıdır.

İşkenceci aslında korkaktır, ödlektir.

İşkenceci işkence yaparken sanığın gözünü bağlar. Ama sanık, mağdur her ne ise bütün ayrıntılara dikkat eder. Onları bir şekilde tanır.

Nasıl mı?

Benim sorgumda bulunan işkencecilerden birini sesinden tanımıştım. Sakallı derdik. Hücreye götürürlerken "Sakallı ne haber" dedim. Yanıt vermedi.

Sonraları, daha sonraları bir ara dışarıda iken evimin zili çaldı.

Gelen sakallı idi. Müthiş tedirgin oldum.

"Ne o" dedim. Gene ne var?

Tayinim çıktı, gidiyorum. Geçmiş olsun. Hakkını helal et dedi. Evet, aynen öyle.

İşkencecimle helalleştim...

Kimse duymasın...

İşte bu kara dönem, kimilerinin artık hatırlamadığı, hatırlamak istemediği, yapanların yaptıklarının yanına kar kaldığı bu dönem bütün karanlık noktaları, acıları ile bitti, bitti ama...

Hani derler ya, Cem Karaca’nın şarkısıdır

"Aldırma be kalender

Bu da geçer,

Geçer ama birader,

Deler de geçer."      2004/Bolu

                                   ***


1980 EYLÜL’ÜNDEN 2015 KASIM’INA

12 Eylül’ün 35. Yıldönümünde bu diziyi tekrar yayınlarken ben ne hissettim, okurken siz ne hissettiniz?

2004 yılında yayınladığım 12 Eylül’de Bolu’da yaşananlar, olan bitenler hakkındaki bu değerlendirmeler, 12 Eylül Bolu’sundan küçük bir kesit, bir İspanya İç Savaşı, bir Yunan İç Savaşı misali isterdim ki, umardım ki bir anı olarak kalsın.

12 Eylül faşist diktatörlüğünden sorumlularından hesap sorulsun Eylülist diktatörlüğün büün kurum ve kuralları tarihin çöplüğüne gömülsün.

Türkiye halkları en azından batı tipi bir demokrasi ile tanışsınlar.

Etnik sorunlar hal edilmiş,

Milli Gelir dağılımdaki adaletsizlikler nispeten giderilmiş olsun.

 

Peki, öyle mi?

Recep Tayyip Erdoğan rejimi Kenan Evren düzenini solda bırakmış vaziyette.

Hala ülke 12 Eylül anayasası ile idare edilmeye çalışılıyor.

Hala 12 Eylül rejiminin %10 seçim barajı ve siyasi partiler kanunu ile parlamento şekilleniyor.

Cizre’de yaşananlar, 12 Eylül rejiminde yaşanmadı.

Fatsa’da denedi Demirel Cizre’yi, ama böylesi hiç olmadı.

13 yıldır süren AKP diktatörlüğü bu ülkenin halklarına ileri demokrasi vaat etti, AB üyeliği vaat etti, komşularla sıfır sorun vaat etti, Kürt sorununda çözüm vaat etti.

Gelinen noktayı görüyoruz.

Her şey 7 Haziran’dan sonra alt üst oldu.

Vaatler sepete girdi, ülke kan gölüne döndü…

Ne uğruna?

 

Bu ülkede en temel konu can güvenliğidir.

Bu ülkede askerin, polisin, öğretmenin, öğrencinin, halkın can güvenliği yoksa bazı kentlere girilemiyorsa, tonlarca bomba girmişse bu ülkeye, çatışmalarda arada kalarak ölen 10 yaşındaki Cemile gömülemiyorsa,  çocuğun cesedi 10 gün buzdolabında saklanıyorsa, bu ne büyük acıdır.

Dağlardaki taşlar, kayalar çatlamaz mı böyle bir acıdan?

Bu ülkede tek bir şey serbest, tabutların önünde ağlamak, dövünmek, yırtınmak, kendini yerden yere atmak.

Bir de şehit cenazesine elini koyup nutuk atmak.

 

Görülüyor ki,

Aradan 35 yıl geçmiş, bu dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde insanlar hala ekmek almaya giderken gözleri çatılarda, arkasında ise bu ülkede hiçbir şey değişmemiş demektir.

 

Yine de bu kan sarmalının tek çaresi barış, sandık, demokrasi.

1 Kasım’da yeni bir sınavdan daha geçeceğiz.

Bir demokrasi sınavı daha…

Seçim güvenliğinin olmadığını bende biliyorum.

Her şeye rağmen sandığa gitmek, AKP diktatörlüğüne sandıkta hesap sormak en doğrusu…

Can güvenliğimiz için, fikir ve düşünce hürriyetimiz için, Türkiye halklarının barış içinde, güvende, bir arada yaşayabilmesinin tek çaresi yine de demokrasi.

Demokrasi, aşkların en güzeli…

                                                                                    Süha Alparslan Bolu…





Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner115

ÖNEMLİ BİR RÖPORTAJ

Haberi Oku