Röportaj:
ANLATILAN SENİN HİKÂYENDİR

12 Eylül 1980,

Türkiye’de bir milat…

Ülkede ilan edilmemiş bir iç savaş koşulları yaşanıyordu.

Gazeteler her gün soldan ve sağdan öldürülenlerin istatistiğini tutuyordu.

Tıpkı bugünkü gibi…

Amerikan ajanları ABD elçilik görevlisi kılığında Türkiye’de her yerde idiler.

Örneğin, Ruzi Nazar meşhur CİA ajanı, Kahramanmaraş faşist katliamı öncesi ilde incelemeler yapmış emekli olduktan sonra anılarını yazdığı kitabında bunlara yer vermişti.

Karanlıklar Prensi adı ile tanınan CIA Direktörü Richard Perle’nin özel ilgi alanı Türkiye idi.

Sağda, solda bombalar patlıyor, ardından kitleler provoke edilerek sokağa dökülüyordu.

Orta Anadolu’da mezhep kışkırtması inanılmaz boyutlardaydı.

Çok çarpıcı bir örnektir, burada anımsatayım.

Hamido lakaplı Adalet Partisinden Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu, ateşli bir sağcı ve Sünni.

Kahramanmaraş ilçesi Pazarcık ilçesi belediye başkanı CHP’li, alevi ve Kürt…

17 Nisan 1978 tarihinde Ankara postanesine gelen kimliği belirlenememiş bir kışkırtıcı iki koli gönderir aynı gün.

Biri Hamido’ya, öteki Pazarcık belediye başkanına…

Fendoğlu’nun gelini postaneden gelen koliyi açar, içindeki profesyonel hazırlanmış bomba patlar, Hamido dâhil gelini ve iki torunu hayatını kaybeder.

Pazarcık belediye başkanı koliden şüphelenir, koliyi açmaz, güvenlik güçleri kontrollü bir şekilde açarlar koliyi, o kolide patlar,iki postane görevlisi ölür.

Bütün Türkiye ayaktadır artık…

Malatya havaalanı kapanmıştır çevre ilçelerden on binlerce kişi kente gelir Alevilere ait bin işyeri tahrip edilir yağmalanır. Olaylarda ölenler olur.

Malatya belediyesi “Din elden gidiyor, camilere bomba konuluyor” anonsları yapar.

Çok gergindir bütün Türkiye…

Meclis komisyonu kurulur, kolileri gönderen yakalanamaz.

26 Aralık 1978 tarihinde Kahramanmaraş olayları patlar, yüzlerce Alevi öldürülür…

Olaylar yurt çapında devam eder, kutuplaşma son haddinde, can güvenliği, öğrenim özgürlüğü yoktur ülkede…

12 Eylül’e giden taşlar döşenmeye başlanmıştır.

 

Faşist Kenan Evren’ e ilerleyen yıllarda sorulan soru ve Evren’in yanıtı her şeyi açıklar mahiyettedir.

Evren “Neden daha önce müdahale etmediniz?” sorusuna

Pişkinlikle “Şartların olgunlaşmasını bekledik” diyerek yanıt vermiştir.

 

12 Eylül 1980 Saat 04.00…

Kenan Evren ve cuntası TRT kanalında ülke yönetimine el koyma mesajını okumakta, tank paletleri hemen her tarafta dönmekte, Hasan Mutlucan radyodan kahramanlık türküleri söylemektedir.

Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir bütün ülkede.

Tarih 1 milyon kişinin fişlendiğini, binlercesinin gözaltına alınarak, işkenceden geçirildiğini, işkencede ölenler olduğunu, çoğunluğu soldan elli genç insanın idam edildiğini, siyasi partilerin kapatıldığını, basına sansür geldiğini, binlerce evin hatta ilçe merkezlerinin basıldığını, binlerce insanın askeri cezaevlerinde çürüdüğünü yazacaktır.

                              ***

Siz, burada sakın bir dejavu yaşamayın…

Çünkü her dönemin somut koşulları farklıdır.

AKP’nin sivil diktatörlüğü ile 12 Eylül Faşizmi arasında mutlak benzeşmeler vardır.

Ama dünya değişmiştir, Türkiye değişmiştir..

Her diktatörlük kendi dinamiğinde yıkılıp gidecektir.

Geriye acılar bırakarak…

Şimdi AKP ömrünü uzatmak için farklı taktikler üretmektedir.

Kendisine sivil, dinamik süreklilik arz eden bir taban oluşturma çabası içerisindedir.

Gezi direnişinden bu yana planlanan bir süreç.

Kefenliler, ak troller, havuz medyası, Osmanlı ocakları vs…

İşte bu taban Boynukalın’ın Hürriyet Gazetesini basan AKP milletvekili ve AKP Gençlik Kolları Başkanı Boynukalın’ın ifadesinde somutlanmıştır.

“1Kasım’da sandıktan ne çıksa çıksın, seni başkan yapacağız”

Şimdi yaratılan kaotik ortam tamamen bu sürece hizmet etmektedir.

CHP’nin sessizliği, MHP’nin kaotik ortamı derinleştiren söylemleri bu süreçte çok dikkat çekicidir.

Her şeyin çok farklı şeylere(!) evrilmesi olasıdır.

İşte bu süreçte devrimci, demokrat kesimlerin tavrı da önemli ve belirleyici olabilecektir.

                              ***

12 Eylül’ün 35. Yıldönümünde bu yazıyı yazarken, 13 Aralık 2004 tarihinde bir dizi şeklinde Bolu Gündem gazetesinde yazdığım, “12 Eylül’de Bolu, 12 Eylül anılarını” bugünün önemine binaen Medya14.net’ de tekrar yayınlama kararı aldım.

Anılarda anlatılan bir şekli ile senin hikâyendir, bizim hikâyemizdir, 12 Eylül Bolu’sunun hikâyesidir.

Belki bugünün Bolu’su ile karşılaştırma olanağı bulabileceksiniz, belki eleştireceksiniz, belki katkı vereceksiniz…

  

*”12 Eylül’de Bolu” yazı dizisi 10 Eylül’den itibaren Medya14.net’ de…


ANLATILAN SENİN HİKÂYENDİR-II






12 Eylül’de Bolu anılarını ve değerlendirmelerini Aralık 2004 Bolu Gündem’de yayınlarken Bolu Halkevi üzerinde çok durmuştum.

Özel sebebi o günlerde Bolu yerel medyasında Bolu Halkevi üzerinde ağır eleştiriler gerçekleştiriliyor dönemin Halkevi yöneticileri ise eleştirilere duyarsız kalıyordu, ben hem eleştirileri yanıtlama hem de 12 Eylül sürecinde Bolu günlerine değinme adına bu diziyi hazırladım.

Eksiklikliler, anlatılmayanlar, anlatılamayanlar mutlaka var, dönemim şahitlerinden yazılara katkılar gelirse sevinirim.

 

 

HALKEVİ                                                                                    ARALIK 2004 BOLU

 

Her dönemi ayrı bir özgürlük simgesi…

Her dönemi ayrı direniş meşalesi...

Bir okul...

Halkın kültürünü yayan, sanatını geliştiren, gençlerini eğiten, tarihi gerçekleri o günün gerekleri, icapları ile birleştiren, ülkenin olmazsa olmazı diyebileceğimiz bir kültür kurumu...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk kurmuş.

Ülkenin o zamanki tek siyasal partisi.

Cumhuriyet Halk Fırkası’na, her ilde her kasabada Halkevleri’nin oluşturulması için telkinde bulunmuş.

Gazi Mustafa Kemal kurmuş.

1950’lerin gerici Amerikancı DP iktidarı Halkevleri’nin üzerinde baskı kurmuş, kapatmış.

1960’ların kontenjan senatörü Ahmet Yıldız ve arkadaşları Halkevleri’ni tekrar örgütlemiş.

1971 askeri darbesinin Amerikancı mimarları 12 Mart açık faşist döneminde Halkevleri’ni tekrar ablukaya almışlar.

1974’lerin nispi demokratik havasında Halkevleri yine halkın bağrından çıkan gençleri, köy enstitüsü kökenli öğretmenleri, eski Halkevciler ile demokratik yaşamda boy vermeye, filiz vermeye başlamış.

Hem de ne filiz...

En engin halk ilişkileri

En geniş kesimlerle diyalog

Anti faşistanti emperyalist mücadelenin direniş odaklarının en önemlisi, legal yaşamda, Halkevleri olmuş 70’lerde...

Amerikancı 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlüğü ilk icraatlarından birini Halkevleri üzerine oynamış.

Halkevleri yine kapatılmış.

Üyeleri, yöneticileri ülke çapında işkence tezgahlarından geçirilmiş, Halkevleri bu kez artık kesin net ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Ama, mücadele biter mi?

Direniş biter mi?

Ülkeyi Amerika’ya pazarlayanlarla anti emperyalistler arasındaki savaş hiç biter mi?

Amerikancılar öyle mi sanıyorlar?

Bir kez daha yanıldılar.

12 Eylül açık faşizm döneminde ilişkilerini kaybetmeyenler, gençliğin en dinamik unsurları ile birleşerek, tekrar Halkevleri’ni örgütlediler 1980’lerden sonra.

Şimdi 2005’e giderken, Halkevleri gene var.

Halkevleri üreticilerin hak mücadelesinde, KESK’in işçilerin direnişlerinde,

1 Mayıslarda, Amerikan karşıtı eylemlerde yine en önlerde.

Halk kültürünün araştırılması geliştirilmesinde, Türkiye mozaiğinin sazında sözünde, eğitiminde yine Halkevleri var.

Olacak, olmaya devam edecek.

Kalacak, gelişmeye, geliştirmeye devam edecek.

Halkevleri Bolu örgütlenmesi ile ne zaman tanıştım, neler yaptık. Benim ve benim kuşağımın Bolu Halkevi örgütlenmesi, bir anlamı ile 1978 kuşağının Bolu’daki mücadelesine de ışık tutar.

İsterseniz anlatayım...

Sene 1970.

Bolu Lisesi son sınıf öğrencisiyim.

Öğretmenlerimiz var, hem de ne öğretmenler. Sosyoloji Hocamız Osman Selçuk, Edebiyat Tayfur Karakaya, Tarih Turgut Şen, Astronomi Hocamız var ismini hatırlayamıyorum. Ülkenin sorunları ile ilgiliyiz.

Dışarıda Amerika karşıtı bir hava, mücadele var.

Üniversiteye hazırlanıyoruz.

Dersler bitince Halkevi’ne gidiyoruz.

Halkevi yine şimdiki yerinde.

Altta Deryapaşa Lokantası, üst kat çok temiz.

Masmavi, temiz örtüler serilmiş masaların üstüne, satranç oynuyor kimileri.

Sigaraya yeni başlamışız tek tük.

Ama öğretmenlerimiz de Halkevi’nde.

Onların yanında sigara içmek olmaz.

Sadece verirlerse çay içiyoruz.

Bazı arkadaşlar harıl harıl tartışıyorlar.

Dinlemekteyiz, soran meraklı gözlerle düşünmekteyiz.

Emrullah diye bir arkadaş var. Yaşı bizden biraz büyük.

Biz diyor, dünyada emperyalistlere ilk ulusal kurtuluş savaşı vermiş bir ülkeyiz, Mustafa Kemal’in resmini gösteriyor.

Mustafa Kemal’in üç fotoğrafı var Halkevi’nde o vakit.

Biri fotoğraf değil, bir resim, elle yapılmış, karakalem. Anafartalarda İngilizlere karşı direniş tabyalarında ayakta.

Öteki ise bir fotoğraf.

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal bir karatahtada latin harflerini öğretiyor Cumhuriyet çocuklarına.

Üçüncü resmi hatırlamıyorum.

Bir başka köşede ise yine karakalemle üretilmiş, Vietnamlı bir devrimcinin Amerikan kurşunu ile katledilirkenki entantanesi poster haline getirilmiş. Vietnamlı devrimci gerilla vuruluyor, silahı düşüyor elinden. Posterin altında "why" ibaresi var. İngilizcesi "niçin." Çok etkileyici. Daha sonraları o resmi, posteri sıkça görüyoruz her tarafta.

Orhan Aydın var yanımda. Sevgili arkadaşım.

Karadeniz Teknik’te okurken kaybettik 1976’da, vurdular onu.

M. Kömürlü var şimdi Orman Mühendisi.

Mücahit Engin İnşaat Mühendisi İstanbul’da.

Metin Sarıkaya var sigortacı, o da İstanbul’da yanlış hatırlamıyorsam.

Ayhan Armutçuoğlu da orada. İzzet Baysal Sosyal İşler Müdürlüğü’nden emekli.

Ortalıkta Çele dergileri var. Eski yeni Sesimiz Gazetesi, o vakitler Bolu’nun tek yerel gazetesi. Onun sayıları bulundurulmuş, Halkevi’nin kitapları, dergileri ise kütüphanede.

Cumhuriyet Gazetesi, tabii ki üyelerin istifadesine sunulmuş.

HALKEVİME DOKUNMA!                                              ARALIK 2004/BOLU

Bolu Lisesi, dersler, Halkevi, sınavlar...

Bolu Lisesi’nde devrimci liseliler örgütlenmesi var.

Ahmet Cantürk’ler, Emrullah, Orhan Aydınlar ve diğerleri.

Ülkede bir devinim yaşanmakta.

Türkiye İşçi Partisi TBMM’de...

Çetin Altan milletvekili, Meclis kürsüsüne her çıkışı gericilerin, AP’lilerin olay çıkarmasına sebep oluyor.

Gençlik eylemleri doruk noktasında.

Özerk demokratik, üniversite talepleri.

Denizlerin, Mahirlerin 6.filo defol

Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın devrim için, üretim için eğitim istekleri.

İşçilerin şanlı 15-16 Haziran direnişleri

Hep bu günlerde.

Üniversite sınavlarına hazırlanıyoruz.

Şeref (Ş.Özkurede), Orhan Aydın Trabzon’a,

Saffet (S.Kara) Erzurum’a...

Metin, ben, Kömürlü, Ayhan İstanbul’a okumaya gidiyoruz.

Sınavları kazandık.

Yabancı bir kent. Ülkede gelişen serpilen devrimci hareketleri tanımaya çalışmamız,

12 Mart askeri muhtırası.

Demirel’in şapkayı açıp tüymesi.

Daha sonraları bir suikast sonucu öldürülen Başbakan Nihat Erim’in "Demokrasinin üstüne şal örttük" ünlü sözü.

Kızıldere, Nurhok’ta öldürülen devrimci önderler, asılan üç fidan.

Denizlerin idam kararı onanırken AP sıralarından "kısasa kısas", "üçe karşı üç" sesleri.

Güya Mendereslerin idamı ile Denizlerin idamını eşleştiriyorlar.

Oysa ki devrimciler o vakit Mendereslerin idamına da karşı çıkmışlardı...

Tabii,

Bolu’da da sürek avı başlıyor.

Halkevi abluka altında.

Öğretmenlerimiz ve devrimci liseliler Selimiye kışlasının yolunu tutuyorlar.

Öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımız için talihsiz bir dönem başlıyor.

Ben ve bazı arkadaşlar şimdilik bir ifade ile, bir-iki tekme tokat yumruk ile geçiştiriyoruz 12 Mart’ı...

Ama gidenlerin arkasından 1973-1974’lere kadar haber alabilmek olanağı yok.

Ancak 74 affı ile özgürlüklerine kavuşuyor arkadaşlar, öğretmenler...

Bolu Yüksek Tahsil Derneği var Bolu’da o yıllar.

Uygur Dinçel, Av. Hüsnü Eraktaş, Av. Ahmet Özcanlar ve diğer büyüklerimiz kurmuşlar.

Panayır günleri. Sanıyorum 1974 Eylül’ü. Panayırda toplanıyoruz. Bolu dışında okuyan üniversiteliler.

O vakitler yüksekokulda öğrenim gören öğrenci oldukça az.

Yüksek Tahsil Derneği’ni istiyoruz abilerimizden.

Yanıt olumlu...

Yönetim oluşuyor.

Kömürlü, Ayhan, Şeref, Metin, Caner yönetimdeler.

Derneğin ismini değiştiriyoruz.

Bolu Yüksek Öğrenim Derneği.

Arkadaşlar tiyatro getiriyorlar, konserler veriliyor.

Halkevi’ne gidiyoruz, kapalı.

Başkan Ayhan Sabit Tüzün, diğer yöneticileri tanımıyorum.

Şeref, ben, Çeltek (Maden Mühendisi Ank.) Ayhan Abi’den anahtarları istiyoruz.

Önceleri olmaz diyor.

Demokratik ikna turlarımız sonucunda, yönetim odasına girmemek kaydı ile anahtarları alıyoruz. Dünyalar bizim.

A. Sabit Tüzün o yılların Bolu’da önemli ismi. Bolu Süt Fabrikası’nın, Çimento Fabrikası’nın, halka açık Bol-Bak A.Ş.’nin kurucusu, İstanbul Bankası Müdürü. Müthiş Müteşebbis, demokrat, saygın bir abimiz.

Yaramazlık yapmayacağımıza söz vererek anahtarları aldığımızda, çay ocağı artık kaynıyor.

Kitaplığı düzenliyoruz.

Şeref’le ben, Bolu’da kitap avına çıkıyoruz.

Hele bir kitapçıdan Çetin Altan’ın "Büyük gözaltı" kitabını bir isteyişimiz var ki... Hala güleriz.

Yusuf Yaman’lar, Yahya sonra doktor oldu. Kimileri ülkücü. Onlarla bir muhabbetimiz yok.

Ülke de toplumsal yaşam ivmesini artırıyor.

1971 devrimci hareketlerinin zemininde, onun yenilgisinden ders alanlar yeniden örgütleniyor.

Bu sefer herşey daha başka.

Özgür bir yaşam için,

Üretim için, eğitim için,

Milli geliri hakça paylaşmak için,

Bağımsızlık için

Bütün halk kesimleri örgütleniyor.

 

Devam edecek…


“Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar; her şey emeğin olacaktır”




Adım adım sömürge tipi faşizmin açık şekilde icra edilmesine gidiş…

Ege’de tütün,

Karadeniz’de fındık,

Çukurova’da pamuk,

Artvin’de orman köylüleri,

Okullarda öğretmenler, öğrenciler,

Örgütleniyorlar...

CHP Genel Başkanı (Karaoğlan)

"Toprak işleyenin, su kullananın",

"Üsleri sökeceğiz, haşhaşı ekeceğiz."

Sloganlarını kürsülerden haykırıyor.

Devrimcilerin mitinglerindeki revaçta slogan ise "Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar herşey emeğin olacak."

CIA, Amerikancılar, Tekelci burjuvazi boş durur mu?

Kontra güçler çıkarmak lazım bu muazzam devinimin karşısına.

1969’lu yıllarda komando kamplarında eğitilenler, sokaklara dökülüyor.

"O gün Pazar günüydü. Canım sıkılıyordu. Çıktım birkaç solcu öldürdüm" diyen Ferhat Tüysüz’ler, Veli Can Oduncu’lar, İdiamin lakaplı Haluk Kırcı’lar, Çatlı’lar artık her yerdeler.

Biz neredeyiz?

Okullarda öğrenim özgürlüğü, can güvenliği için varız.

Halk güçlerinin önüne dikilen engelleri demokratik yöntemlerle kaldırmak için varız.

Gelecek, ülkenin geleceği.

Yaşam, kent ve kır yoksulları için...

Siyasal yaşam Bolu’da nasıl gidiyor?

Gençler, işçiler tartışıyorlar.

Tartıştıkça, okudukça, öğrendikçe ülkede yeni toplumsal düzen için, bu düzene giden yolda farklılıklar oluşuyor.

Bolu’da yerelde çalışan arkadaşlar, bizlerden farklı düşünüyorlar.

Arif Gökyıldız (CHP Gençlik Kolları Başkanı), Mustafa Başarslan (Şimdi Ankara’da), Okan Mekik (İstanbul’da olduğunu duyuyorum), Orhan Tüzmen (İzmit’te). Bu arkadaş grubu ile yollarımız ayrılıyor.

Ben ve İstanbul’da, Trabzon’da okuyanlar, Ankara’dakiler hepimiz ‘Dev-Genç’liyiz. Yılın büyük bölümü Bolu’da olmadığımız için, Bolu’daki etkinlik diğer arkadaşlarda.

Bolu Yüksek Öğrenim Derneği seçimlerinde aday göstermiyoruz. Arkadaşlar BYÖD Yönetimini alıyorlar. BYÖD’ün ismi değişiyor. Bolu Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği…

Eğitim Enstitüsü var o vakitler Bolu’da. Eğitimin faşistleştirilmesi için 200-250 kişilik Adana’dan öğrenci adı altında insanlar geliyorlar memlekete.

Öğrenim özgürlüğü ve can güvenliği Bolu’da da tehlikede… Bolu’daki siyasiler, halk ve devrimciler bu Adanalı yarenlere tepkililer, geçit vermiyorlar. Adanalı öğrenciler (!)sömestre arası gidiyorlar ve artık gelmiyorlar.

Bolu artık özgür... Tabii nispi anlamda…

Halkevi mi?  

Halkevi’nde şimdi kongre zamanı…Ayhan abilerin Halkevini gençlere teslim zamanı geldi. Nesgül Kafeterya (Ena Restaurant)’nın olduğu yerde Halkevi kongresi var. Hani iğne atsan yere düşmez derler ya, aynen öyle.

Balkon, teras, koridorlar dolu. Üyeler, sempatizanlar sokaklara taşmış.

Telgraflar, konuşmalar, tartışmalar.

Okullardaki forumlardan sonra ilk kez böyle büyük bir kitleye mikrofondan, hem de mikrofondan (o zamanlar mikrofon, ses tesisatı çok az) kitleye hitap ediyorum.

Önce mikrofona püf püf diyorsun, sonra işaret parmağınla dokunuyorsun, metal bir ses geliyor kulaklara. Sonra konuşuyorsun.

İki liste var seçimlerde, yönetime aday.

Yurtsever Devrimci Gençlik Grubu CHP ile dirsek temasında, ya da kimi CHP’li yöneticilerle ittifak kurmuşlar. Ayrıca, bu grubu Çimse-İş Çimento Fabrikası işçileri destekliyor.

Dev-Genç ise DİSK’e bağlı Maden-İş (Ana tamirhane işçileri) ve grevdeki Varan Turizm Tesisleri işçileri ile ortak liste çıkarmış durumda.

Her seçim hararetli olur, ama bu seçim daha bir coşkulu, daha bir heyecanlı. Gece geç saatlere kadar sayım devam ediyor. Yanlış hatırlamıyorsam, Divan Başkanı Öğretmen Ali Duman. Gündüz ki kalabalık artarak çoğalmakta.

İlçelerden Düzce’den, Kıbrısçık’tan, Mengen’den insanlar geliyorlar kongre sonuçlarını öğrenmeye.

Sonuçlar açıklanıyor.

Yurtsever Devrimci Halkevciler seçimleri az bir farkla 40 küsürdu sanırım, kazanıyorlar.

Ee üzülen biz oluyoruz. Benim de ilk seçim yenilgim. İki grub birbirine hiç sataşmadan coşkulu sloganları ile kongre salonu terk ediliyor.

Kongre heyecanı Bolu caddelerini sarıyor. Hani şimdi Cimbom, Fener maçlarından sonra olduğu gibi. Ama bunun anlamı başka tabii.

Artık görev Bolu’daki yerel insiyatiflerde. TÖB-DER, Halkevi, CHP Gençlik Kolları, BYDGD birlikte platform oluşturuyorlar. Biz ise muhalefet grubuyuz, ama oldukça etkili.

Bu dönem Halkevi kültür, sanat faaliyetlerinin doruğa çıktığı, Türkiye sorunlarının katılımcı herkes tarafından hararetle tartışıldığı demokratik bir mevzi… Yönetimle aramızda zaman zaman gerginlik oluyorsa da, Halkevi’ni terk etmiyoruz. Halkevi gece geç saatlere kadar açık. Bolu’da ilericiler, demokratlar oldukça başarılı. CHP’nin iki milletvekili var. Doğru okudunuz. Üçüncüyü Mustafa Hızarcı Hocamız kıl payı kaçırdı.

İşçiler örgütlü, Çimse-İş, Maden-İş, Turizm-İş, Orman İşçileri Sendikası, Memurlar Derneği, TÖB-DER her alanda insiyatifini koruyor.

Bolu’yu ulusal platformda şimdiki gibi Sanayi İşadamları Derneği, Giyim Sanayicileri, Rotaryenler vs’ler temsil etmiyorlar, edemiyorlar.

Sabahleyin Koru’da, öğleden sonra Abant’ta halka sivil insiyatiflere kapalı toplantılarla Bolu sevk ve idare edilmiyor.

                                         ***

12 EYLÜL’E GİDERKEN

Ee yani şimdi olacak iş mi bu? Ne demek. 2,5 işçinin, kıçı kırık birkaç gencin yereli, ulusalı halkın temel çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye kalkması. Olacak şey mi bu?

Ülkede devinim sertleşiyor. Sağda solda kimliği meçhul (!) bombalar patlatılıyor kontra güçler tarafından. Bunlara kont-gerilla örgütü deniliyor. KGT hani şimdi TV dizisi Kurtlar Vadisi’ndekinden. Bir sır, bir gizem bu kont-gerilla. Başbakan Bülent Ecevit keşfediyor kont-gerillayı. Ama çözemiyor, çözdürmüyorlar.

Profesörler, gazeteciler, aydınlar, gençler, köşe başlarında faili meçhullere kurban oluyorlar.

Prof.Cavit Orhan Tütengil, Doç.Dr. Orhan Yavuz, Prof.Bedri Karafakioğlu, Gazeteci Abdi İpekçi, DİSK Başkanı Kemal Türkler, Milletvekili Abdurrahman Köksaloğlu...

İple boğulan TİP’li yedi genç.

1 Mayıs 1977 katliamı.

16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi dersten çıkan öğrencileri paramparça eden bomba.

Şimdi tekerlekli sandalyeye mahkûm, geçenlerde AİBÜ’ne konuk olan Server Tanilli Hoca.

O yıllar alıyorum sevgili arkadaşım Orhan Aydın’ın Trabzon’da vurulduğu haberini. Prof. M.Aydın’ın oğlu idi. Liseden arkadaşımdı Orhan. İngilizce bilir, Fransızca kitap çevirisi yapar, yakışıklı, gözleri çakmak çakmak yanan mükemmel bir çocuktu.

Biz onun yasını İstanbul’da tutar iken, dördüncü günün sabahı postacı Orhan’ın mektubunu getirdi bana. Ölmeden bir gün önce yazmış. Sanki bir veda. Metafizik bir olay sanki. Başarılar diliyor bana ve arkadaşlara.

Böyle günler, böyle yıllar.

Halkevleri’nde genel merkez yönetiminde değişiklik oluyor o sıralar. Halkevleri Genel Merkez Yönetimi Halkevleri’ni yeniden yapılandırma eğiliminde. Buna uygun olarak demokratik merkeziyetçilik ilkesini ihlal ettikleri gerekçesiyle Bolu Halkevi yönetimi fesh ediliyor.

Çok da demokratik bir yöntem değil. Ancak, o dönemin zaman zaman karşılaşılan durumlarından biri bu.

Çünkü ortalık sertleşiyor. Birileri Pentagon merkezli ortalığı geriyor.

Kahramanmaraş katliamları, Sivas-Çorum olayları. Bülent Ecevit bile Sıkıyönetim ilan ediyor bu bölgelerde istemeye istemeye.

Bolu Halkevi bu koşullarda yaşama savaşında. Yaşama savaşında diyorum, çünkü ortam sertleştikçe insanlar kabuklarına çekiliyorlar. Demokratik yaşamdan umut yavaş yavaş kayboluyor. Bolu Halkevi yeni yönetiminde Abdullah Nalıncı (Şimdi Aydın ÖDP İl Başkanı), Murat’lar, Abdulkadir var şimdi emekli. Yavuz var Ankara Belediyesi’nde Harita Mühendisi.

Tabii bu isimlerden unuttuklarım var. Aradan uzun yıllar geçti.

Ha, bir de Murteza Gençtürk var. 12 Eylül’den sonra Avustralya’ya hicret oldu. Haber alamadık kendisinden.

Aykutçuğum var. Aykut Kaynar. Hayatının ilkbaharında Aybastı’dan cenazesi geldi. Cebinden 5 liracık çıkmış. Sevk İdare Yüksekokulu’nda okuyordu. Bizim Sinan Ayhan’ın can arkadaşıydı. Şimdi yeni mezarlık, Şehitler Mezarlığı da deniyor. Orada yatar durur. Babası Mahzar Amca. Büyük satranç ustası. Yıkıldı gitti adam.

Böyle puslu, sisli bir hava. Ecevit’e İzmir Çiğli Havaalanı’nda suikast girişimi.

Artık organize olan sakallı, sakalsız, iri kıyım, kel kafasını şakaklarında çıkan uzun beyaz saçlarla kapatan sivil giyimli değişik polis mi değil mi bugüne kadar çözemediğim kimi tiplerin Bolu’da Halkevi Yöneticilerini, BYDGD yöneticilerini sorgusuz sualsiz dozu giderek artan şekilde sigaya çekmeleri...

Ecevit’in yaklaşan açık faşizm tehlikesini görüp "Tribündekileri sahaya davet etmesi", geç kalan mutabakatlar, gereksiz sol içi ayrılıklar, aymazlık.

Ve bir sabah...

Hasan Mutlucan’ın "yine de şahlanıyor aman" türküsü ile uyanış. 12 Eylül 1980.

Askerler bir kez daha yönetimde. ABD Başkanı Jimmy Carter (fıstıkçı Carter) Kennedy Center’de damdaki kemancı müzikalini seyrediyordu Türkiye’de darbe olurken.

Locasının hemen dışındaki telefonu sinyal verdi.

Paul Henze:

-Seninkiler nihayet yaptı. (.... Your boys have done it)

Carter:

-Kim benimkiler, neden bahsediyorsun?

Paul Henze:

-Senin generaller Türkiye’de darbe yaptılar.

Carter:

-Yaa, öyle mi? Çok memnun oldum.

Carter teşekkür etti, iyi geceler diledi ve damdaki kemancı müzikaline döndü.

Ve Türkiye’dekiler...

İlericiler, aydınlar, sendikacılar, devrimciler.

Kimisi kitapları yakmaya koyuldu. Eylül sıcağında birçok evde hararet yüksekti. Sobalar gürül gürül yanıyordu. Kimileri rugan ayakkabıları (o zaman rugan moda idi) tişortları ile dağlara, kırlara kaçtılar. Kimileri olanlara hazırlıklı idi. Direnmeye karar verdiler.

Sürek avı başlamıştı hem de yıllar sürecek.

Ülkede bazılarına göre 600 bin, bazılarına göre 800 bin kişi tutuklandı, işkence gördü, fişlendi, işkencede öldü, asıldı. Siyasi partiler, DİSK kapatıldı. Tabii Bolu Halkevi de.

Bir bölüm yönetici arkadaş zaten 12 Eylül’de Bolu Cezaevi’ndeydi. Arkadan apar topar iki otobüs ilerici devrimci tugayda misafir edildikten sonra, Gölcük’te kendileri için hazırlanmış askeri tutukevlerinde aldılar soluğu.

Ard arda davalar açılmaya başlandı.

 

 

Devam edecek….







ANLATILAN SENİN  HİKAYENDİR IV- 12 EYLÜL DAVALARI…




Tutuklananlar, işkence görenler için suçlamalar askeri savcıların iddianamesine göre yasadışı örgüt üyeliği ve şimdi ortadan kalkan 141-142 ve 168.maddelerdi.

Hani şu, bir sosyal sınıfın öteki sosyal sınıf üzerine tangır tunguru ile başlayan.

Tutuklananları, işkence görenleri, sürgüne gönderilenleri hemen hepsini biliyorum. Ama, arkadaşlarım onayını almadığım için kendilerine sormadığım için ayrıntıya girmiyorum. Kendilerine saygımdan.

BYDGD davası, Memder davası, devrimci sol davası, devrimci yol 1, devrimci yol 2 davaları açıldı Gölcük Sıkıyönetim Mahkemelerinde. İki askeri yargıç, bir sivil yargıç üçlü trio yönetti mahkemeleri. Avukat bulamadık o vakit. Bir tek yaşamını yitiren Tuncel Ethem Yılmaz dışında. Kendisini saygıyla anıyorum. Bolu Halkevi ise, o dönem operasyon güçlerinin merkezi haline getirilmişti.

Ceza alanlar oldu, beraat edenler, mahkemelerde direnenler, cezaevinde dönenler, pişman olanlar. Bizlere oh olsun diyenler.

O dönem sokaklarda bizi görünce yollarını değiştirenler, selam vermeyenler, korkudan ya da bilemediğim başka sebeplerden. Üzülenler, perişan olan aileler, çocukları cezaevinde lazer tedavisiyle kanamaları durdurulmaya çalışılırken vefat eden anneler, babaları mahpusta iken doğan çocuklar.

Kimileri doğan çocuklarına Özgür, Ulaş, Kurtuluş diye isim koyarken, kimileri de çocuklarına Evren, Şahin.. İsimlerini yakıştırdılar. Ben mi?

Ben devrimci yol 2 davasından yargılandım.

Suçlama (!) yasadışı örgüt üyeliği ve Halkevi’ne üye olmaktı.

Evet, iddianame hala bende durur. Ünlü 141 ve 142. maddeler.

Bolu Emniyetinde, Komando Tugayı gözetim koğuşunda (2 kez), Gölcük’te istihkâmcıların bizim için yaptırdığı Seymen Tutukevi’nde uzunca bir süre misafir (!) edildim.

Davalar uzun sürdü.

Bazı arkadaşlar ceza aldılar dediğim gibi.

Ben 2,5 yıl süren dava sonucunda beraat ettim. Tabii delil yetersizliğinden.

İşkence insanlık suçudur.

Bunu herkes böyle der, böyle söyler.

Ama bir de işkenceci açısından durum oldukça farklıdır.

İşkenceci aslında korkaktır, ödlektir.

İşkenceci işkence yaparken sanığın gözünü bağlar. Ama sanık, mağdur her ne ise bütün ayrıntılara dikkat eder. Onları bir şekilde tanır.

Nasıl mı?

Benim sorgumda bulunan işkencecilerden birini sesinden tanımıştım. Sakallı derdik. Hücreye götürürlerken "Sakallı ne haber" dedim. Yanıt vermedi.

Sonraları, daha sonraları bir ara dışarıda iken evimin zili çaldı.

Gelen sakallı idi. Müthiş tedirgin oldum.

"Ne o" dedim. Gene ne var?

Tayinim çıktı, gidiyorum. Geçmiş olsun. Hakkını helal et dedi. Evet, aynen öyle.

İşkencecimle helalleştim...

Kimse duymasın...

İşte bu kara dönem, kimilerinin artık hatırlamadığı, hatırlamak istemediği, yapanların yaptıklarının yanına kar kaldığı bu dönem bütün karanlık noktaları, acıları ile bitti, bitti ama...

Hani derler ya, Cem Karaca’nın şarkısıdır

"Aldırma be kalender

Bu da geçer,

Geçer ama birader,

Deler de geçer."      2004/Bolu

                                   ***


1980 EYLÜL’ÜNDEN 2015 KASIM’INA

12 Eylül’ün 35. Yıldönümünde bu diziyi tekrar yayınlarken ben ne hissettim, okurken siz ne hissettiniz?

2004 yılında yayınladığım 12 Eylül’de Bolu’da yaşananlar, olan bitenler hakkındaki bu değerlendirmeler, 12 Eylül Bolu’sundan küçük bir kesit, bir İspanya İç Savaşı, bir Yunan İç Savaşı misali isterdim ki, umardım ki bir anı olarak kalsın.

12 Eylül faşist diktatörlüğünden sorumlularından hesap sorulsun Eylülist diktatörlüğün büün kurum ve kuralları tarihin çöplüğüne gömülsün.

Türkiye halkları en azından batı tipi bir demokrasi ile tanışsınlar.

Etnik sorunlar hal edilmiş,

Milli Gelir dağılımdaki adaletsizlikler nispeten giderilmiş olsun.

 

Peki, öyle mi?

Recep Tayyip Erdoğan rejimi Kenan Evren düzenini solda bırakmış vaziyette.

Hala ülke 12 Eylül anayasası ile idare edilmeye çalışılıyor.

Hala 12 Eylül rejiminin %10 seçim barajı ve siyasi partiler kanunu ile parlamento şekilleniyor.

Cizre’de yaşananlar, 12 Eylül rejiminde yaşanmadı.

Fatsa’da denedi Demirel Cizre’yi, ama böylesi hiç olmadı.

13 yıldır süren AKP diktatörlüğü bu ülkenin halklarına ileri demokrasi vaat etti, AB üyeliği vaat etti, komşularla sıfır sorun vaat etti, Kürt sorununda çözüm vaat etti.

Gelinen noktayı görüyoruz.

Her şey 7 Haziran’dan sonra alt üst oldu.

Vaatler sepete girdi, ülke kan gölüne döndü…

Ne uğruna?

 

Bu ülkede en temel konu can güvenliğidir.

Bu ülkede askerin, polisin, öğretmenin, öğrencinin, halkın can güvenliği yoksa bazı kentlere girilemiyorsa, tonlarca bomba girmişse bu ülkeye, çatışmalarda arada kalarak ölen 10 yaşındaki Cemile gömülemiyorsa,  çocuğun cesedi 10 gün buzdolabında saklanıyorsa, bu ne büyük acıdır.

Dağlardaki taşlar, kayalar çatlamaz mı böyle bir acıdan?

Bu ülkede tek bir şey serbest, tabutların önünde ağlamak, dövünmek, yırtınmak, kendini yerden yere atmak.

Bir de şehit cenazesine elini koyup nutuk atmak.

 

Görülüyor ki,

Aradan 35 yıl geçmiş, bu dünyanın en güzel coğrafyalarından birinde insanlar hala ekmek almaya giderken gözleri çatılarda, arkasında ise bu ülkede hiçbir şey değişmemiş demektir.

 

Yine de bu kan sarmalının tek çaresi barış, sandık, demokrasi.

1 Kasım’da yeni bir sınavdan daha geçeceğiz.

Bir demokrasi sınavı daha…

Seçim güvenliğinin olmadığını bende biliyorum.

Her şeye rağmen sandığa gitmek, AKP diktatörlüğüne sandıkta hesap sormak en doğrusu…

Can güvenliğimiz için, fikir ve düşünce hürriyetimiz için, Türkiye halklarının barış içinde, güvende, bir arada yaşayabilmesinin tek çaresi yine de demokrasi.

Demokrasi, aşkların en güzeli…

                                                                                    Süha Alparslan Bolu…





Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner115

ÖNEMLİ BİR RÖPORTAJ

Haberi Oku