"google-site-verification" content="BBzqtWrXTOresAe-g1_fakLE8Sa7FhH5sxUsyofvfLs"
Röportaj:
ÇAĞDAŞ, İLERİCİ, LAİK BİR EĞİTİM ÖRNEĞİ: KÖY ENSTİTÜLERİ

Haber: Ahin Aslan

Türkiye tarihinde ilerici ve çağdaş bir eğitim modeliyle öne çıkan, zaman zaman baskıların ve en sonunda kapatılmanın mağduru olan köy enstitülerinin kuruluşunun 81. yılındayız. Biz de Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü mezunu Bolu’nun Sultan Köyü’nden Emekli Öğretmen Sabri Saçlı ile konuşarak köy enstitülerini sorduk.

 

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU

Osmanlı Döneminde okur- yazar oranının şehirler yüzde 11, köylerde yüzde 5 olduğunu belirten Emekli Öğretmen Saçlı, “Osmanlı Dönemi’nde ise okur-yazar oranı daha düşüktü. Örneğin 40 bin köy var ama okul yoktu. Okullarda öğretmen yoktu, öğrenci yoktu. Cumhuriyet Dönemi’nde okuryazar oranı biraz daha yükseldi. Cumhuriyet Dönemi’nde şehirlerde okuma oranı yüzde 75’e köylerde ise yüzde 20’lere çıktı. Okur-yazar sayısını yükseltmek için köyleri ve köylüyü kalkındırmak için Atatürk çalışmalar yaptırmış. Bunların başında Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç geliyordu. Yapılan planlamalarla Avrupa’ya ilk başta Avrupa’ya eleman gönderilmiş.”
 

21 TANE KÖY ENSTİTÜSÜ KURULDU

Saçlı, “Avrupa’dan gelenler planları uygulamaya başlamış. Kalkınma için köylerden başlanılması gerektiğini söylemişler. Üretim, kalkınma, aydınlanma anlamında Köy Enstitüleri’nin kurulmasına karar vermişler. Köy Enstitüleri her şeye sıfırdan başladı. Yol yok, iz yok. Köylerde bir arazi bulmuşlar. Bu arazinin üzerine topraktan usta öğretmen, eğitici ve öğrenciler binalar yapmışlar. Yatakhaneler, derslikler, idare binaları, yemekhaneler, hanlar, çamaşırhaneler ve hamamlar yapmışlar. 21 tane köy enstitüsü kuruldu. Öğrenciler buralarda okumuş.” İfadelerini kullandı.
 

BOLU’DAN İLK ZAMANLARDA KAZANAN OLMADI

Köy Enstitüsü’ne girişini anlatan Emekli Öğretmen Sabri Saçlı, ilk zamanlarda Bolu’dan hiç kimsenin kazanamadığını belirterek şöyle devam etti: Köy Enstitüleri’nde okumak için sınavlar yapılıyordu. Bilecik’ten 30-40 kişi, Bursa’dan 30-40 kişi İzmit’ten 30-40 kişi, Adapazarı’ndan 30-40 kişi sınavı kazanmış ama Bolu’dan kazanan kimse yoktu. Çünkü, sınavda görevli olan gözetmenler, hiç göz açtırmamışlar. Soruların cevapları için kimse kimseye yardım edememiş. Ama diğer illerdekiler ‘bizim ilimizden çok öğrenci okusun, çok öğretmen olsun’ diye çocuklara kolaylık sağlamışlar. O yüzden onlar kazanmışlar. Biz kazanamadık. Babam Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gider gelirdi. Sınavı kazanan var mı diye sorardı. Ama kazanan yoktu. Bizde umudu kesmiştik artık. Ben inek, öküz, koyun gütmeye gidiyordum artık.”
 

“TAZMİNAT SENEDİ 3 BİN LİRAYDI”

Öğretmeninin babasına ‘Ali Bey, oğlun okulu kazandı kaydını yaptır’ şeklinde bir yazı ilettiğini belirten Saçlı şunları kaydetti: “Bir gün annem koşa koşa geldi. Öğretmenim bir kâğıt vermiş ona. Öğretmen, ‘Ali Bey oğlun okulu kazandı, kaydını yaptır’ diye not düşmüştü. Babamda tarlada çift sürüyordu. Yanına gittik. Her şeyi anlattık. Sonrasında annem öküzleri eve götürdü, bizde babamla eve geldik iş elbiselerimizi çıkardık, çarşıya gittik. Çarşıda notere gidip bin 500 liralık tazminat senedi yaptırdık. Ardından okula gittik. Okuldaki yönetim şefi ‘bin 500 liralık tazminat senedinin olmayacağını, 3 bin liralık senet olması gerektiğini söyledi. Bolu’ya gidip yeniden yaptırın senedi dedi. Bizde de Bolu’ya gidecek gelecek yol parası yok. Ekonomik durum çok zayıf. Yönetim şefi, başka bir kolaylık yok amca dedi. Köy Enstitüsüne kayıt olamayacağımı anlayınca ağlamaya başladım. Şef, ‘amca Adapazarı noterinden yaptırabilirsen yaptır’ dedi. Adapazarı yakın olduğu için bizim de işimize geldi. Adapazarı’na gittik, Bolulu olduğumuza dair iki şahit bulduk. Senedi yaptırdık, gitti kaydımı yaptık.”
 

“YAKLAŞIK 50 ÖĞRETMENİMİZ VARDI”

Okulu kazandıktan sonra hazırlık sınıfına tabi tutulduklarını ifade eden Saçlı şöyle anlatıyor: “Okulda bizi hazırlık sınıfına aldırdılar. Hazırlık sınıfında 45-50 kişi vardık. İlkokulu hazırlık sınıfında tekrar okuyorduk. Birinci dönemde 4. sınıfı okuduk, ikinci dönemde 5. sınıfı okuduk. Dördüncü sınıfta Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü’ne gittim. Yaklaşık 50 öğretmenimiz vardı. Sonrasında enstitüleri kapattılar. Ortaklar Köy Enstitüsü, Ortaklar İlköğretmen Okulu’na dönüştürüldü. Bende Ortaklar İlköğretmen Okulu’ndan mezun oldum. Afyonkarahisar’da ve Bolu’da görev yaptım. Ardından emekli oldum. Kısacası her şey tam düzelecekken siyasiler Köy Enstitüleri’ni kapattı.”
 

“YATAKHANELER OKULA BİR BUÇUK KİLOMETRE UZAKTAYDI”

Köy Enstitüsü’nde yürütülen faaliyetlere değinen Saçlı şöyle konuştu: “Yeni kayıt yapan öğrencilere abiler, yaklaşık 10 gün abilik yapıyordu. Okulda onları izliyorlardı, okulun kurallarını öğretiyorlardı. Sonra öğrencileri sınıflarına gönderiyorlardı. Derslere devam ediyorduk. Tarım dersleri çok fazlaydı, kültür dersleri tarım derslerine göre azdı. Tarıma daha çok önem veriliyordu. Birde inşaat işleri vardı. Yatakhanemiz okula 1 buçuk kilometre uzaktaydı. Yatakhanelerde soba ve kalorifer yoktu. Koğuş sistemi vardı. Ranzalar vardı, 40-50 kişi aynı koğuşta yatıyorduk. Dişlerimiz fırçalamadan, ayaklarımızı yıkamadan yatağa girmiyorduk. Sabahleyin kalkıp kahvaltı yapıyorduk. Kahvaltıdan sonra sabah faaliyetleri vardı. Bunlar müzik, halkoyunlarıydı. 500-600 kişi yaklaşık 20 dakika boyunca topluca müzik yapıyorduk. Anadolu türkülerini söylüyorduk. Anadolu halkoyunlarını oynuyorduk. Müzik odamız vardı. Mandolin, keman, piyano, akordion gibi müzik aletlerimiz vardı. Herkes bir müzik aleti çalmak zorundaydı.”

Sabri Saçlı


 

“YAKLAŞIK 150 KIZ ÖĞRENCİ VARDI”

Kız ve erkek öğrencilerin aynı sınıfta derslere katıldığını belirten Saçlı konuşmasını şöyle sürdürdü: “Şimdiki adı ile etüt olarak bilinen mütalaa sınıfları vardı. Disiplinli bir şekilde bu sınıflarda ders çalışıyorduk. Nöbetçi öğretmende gelip takip ediyordu, asayişi sağlıyordu. Sonra dersler başlıyordu. Öğle yemeği, akşam yemeği, mütalaa, yatakhane. Elektrikler akşam saat 11’de sönüyordu. Gaz fenerleri vardı, onlarla koridoru, yatakhaneyi, tuvaleti aydınlatıyorduk. Enstitülerde kız öğrencilerde vardı. Yaklaşık 100-150 kişiydiler. Kız-erkek aynı sınıfta ders görüyorduk. Yatakhaneleri, hamamları, mütalaa sınıfları ayrıydı. Derslere çok çalışmak gerekiyordu. 2 yıl üst üste sınıfta kalırsan okuldan kaydın silinirdi. 3 bin lira tazminat öderdin devlete.”
 

“YATAKHANELER SOĞUKTU, ÜŞÜYORDUK”

Yatakhanelerin soğuk olması sebebiyle sürekli hastalandıklarını ifade eden Saçlı şunları söyledi: “Her saat başı nöbetçi değişiyordu. Nöbet saati tamamlanan öğrenciler bir sonrakini uyandırıp nöbete gönderiyordu. Yatakhanelerde çok sıkıntı çektik. Soğuktu, üşüyorduk. Yatakhanenin iç tarafında olanlara bir, pencerenin kenarında olanlara iki battaniye veriliyordu. Bursa’dan, Kocaeli’nden, Adapazarı’ndan, Bilecik’ten, İstanbul’dan ve Bolu’dan gelen öğrenciler karışıktı. Laz, Çerkez, Abaza nedir bilmiyorduk. Orada öğrendim ben bunu. Sebze, meyve bahçeleri yaptık. Hayvancılık yaptık, büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar vardı. Arıcılık, Balıkçılık yaptık. Buralarda yetiştirdiğimiz ürünleri yemekhaneye götürürdük. Mesela pırasa, fasulye, şeftali, elma topluyorduk sonra mutfağa götürüyorduk. Meyveler yıkanıp öğrencilere veriliyordu. Toplanan ürünler fazla geldiyse çürümesin diye öğretmenler ve öğrenciler pazara götürüp satıyordu. Kazanılan para da okulun döner sermayesine ekleniyordu.”
 

“KÖY ENSTİTÜLERİ ÇOK VERİMLİYDİ”

Köy Enstitüleri’nin verimli olduğunu ancak değerinin anlaşılamadığını kaydeden Saçlı son olarak şunları kaydetti: “Öğretmeneler bize çok iyi davranıyordu. Büyük, küçük sevgisi vardı. Büyükler bize abilik yapıyordu, bizde onlara saygı gösterirdik. Köy enstitüleri çok verimliydi ama kıymetini bilemediler. İftira attılar, kız-erkek birlikte okuyor dediler. Doğu’da şehirlerde yaşayan köy ağaları ‘benim köylerimdeki insanlar uyanırsa onlara sözüm geçmez’ diyerek kapatılmaları için direndiler. Siyasi partilerde oy alabilmek için ağaların dediğini yaptı. Yazık ettiler. 40 bin köyü aydınlatacak olan ocakları 1954’te söndürdüler. Köy Enstitüleri yaparak, yaşayarak ve uygulayarak ürün yetiştiren yuvalardı. Dünya klasiklerini okuyarak aydınlanan öğretmenleri yetiştiriyordu. Halkın içine karışarak, halk ile beraber çalışarak halka önderlik yapıyordu. Şuan yeni uyanışlar varsa da yeterli değil. Şuan ki durum hiç iç açıcı değil. Cemaatler türedi, şeyhler türedi. İktidarlar koltuk uğruna gericilere taviz veriyor. Onlarda halkın uyanmasını çok arzulamıyorlar.”
 

KÖY ENSTİTÜLERİ NEDİR?

Eğitim alanında kırsal kesimde yaşayan halk ile kentliler arasındaki bozuk dengeyi eşitlemek ve köy halkına pratik bilgi vermek amacıyla 1936 yılında Saffet Arıkan'ın Vekilliği döneminde Köy Eğitmeni projesi uygulamasına başlanır. Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı olan Hasan Âli Yücel bizzat yönetti. Köy Eğitmeni Projesi ile askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan gençler, Ziraat Bakanlığı'nın işbirliğiyle, modern tarım tekniklerini uygulayan Mahmudiye Devlet Üretme Çiftliği'nde yetiştirilerek köylere gönderilir.

Temel amacı, köye hem bir öğretmen hem de modern üretim araçları ve tarım yöntemleri sağlamak ve eğitimin mali yükünü hafifletmek olan proje, İsmail Hakkı Tonguç yönetiminde başarılı oldu. Projenin başarılı olması üzerine 1937 ve 1939 yıllarında çıkarılan yasalarla köy eğitmeni yetiştirme deneyimi yaygınlaştırılır. Kırsal kesime yönelik bu eğitim uygulaması hiç şüphesiz daha sonra kurulan Köy Enstitüleri için uygun koşullar yaratmış ve Köy Enstitüleri'ne geçişi kolaylaştırmıştır. Hasan Ali Yücel, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmasında Enstitülerin özelliğini ve daha önceki kuruluşlardan farklılığını vurgulayarak şunları söyler: "Biz bu müesseselere köy öğretmen okulu demedik. Çünkü evvelce bu isimde müesseseler vardı. Bunları ona bağlamak istemedik. Bunlar yepyeni şeylerdir. Enstitü kelimesini biz frenklerin telaffuz ettiği tarzda aldık ve buna alıştık. Biz köy enstitüsünü sadece içerisinde nazarî tedrisat yapılan bir müessese olarak almadık. İçerisinde ziraat sanatları, demircilik, basit marangozluk gibi amelî bir takım faaliyetler de bulunduğu için okul adı ile anmadık, enstitü diye isimlendirmeyi muvafık gördük."

Köy Enstitüleri Kanunu'yla ilgili tartışmalar sırasında Yücel, bu hareketin toplumda kentten uzak kalmış yeni bir sınıf yaratacağı iddialarını şiddetle reddeder. Karşıt görüşte olanlar, bundan başka, Köy Enstitüleri'nin gerek kuruluş ve gerekse öğretim yöntemini eleştirmişlerdir. Bu bağlamda ifade edilen kaygı ve düşünceler, köylülerin parasız çalıştırılarak acımasızca istismar edileceği, kız-erkek bir arada eğitim görmelerinin ahlak anlayışına aykırı olduğu, Köy Enstitüleri'nin keyfi olarak geliştirilmiş bir model olduğu ve sonuçta da "yarım münevver" yetişeceğidir. Yoğun bir çaba göstererek bu projeyi gerçekleştirmeye çalışan Yücel ise, tutarlı bir eğitim uygulamasıyla Türkiye'deki öğretmen açığının 15 yıl gibi kısa bir zaman içerisinde kapatılabileceğini vurgular. 17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri Yasası çıkarılarak köy okullarında görev alacak olan öğretmenleri yetiştirmek üzere kent ve kasabalardan uzak, geniş arazisi bulunan uygun yerlerde Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır.

1942-43 öğretim yılında, Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü açılır. Enstitülerin ilk resmî öğretim programı 1943 yılında yayımlanmıştır. Programa göre, ilkokulu bitiren çocuklar sınavla Köy Enstitülerine alınır ve karma eğitim uygulanır. Toplam beş yıl süren öğretim zamanının yarısı kültür derslerine, dörtte biri tarım dersleri ve çalışmalarına, dörtte biri de sanat ya da teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır. Bütün derslerde ve çalışmalardaki temel yöntemin 'yaparak öğrenme' ilkesi olduğu söylenebilir.

Zamanla sayıları 21'i bulan Köy Enstitüleri 1944'ten itibaren yılda ortalama 2000 öğretmen mezun etmeye başlar. Köylere gönderilen öğretmenlere tarım araç ve gereçleri ile üretimde bulunmak ve gelirinden yararlanmak üzere tarla ve irat hayvanları verilir. Enstitüler, geniş bir halk kütlesine ulaşan bir eğitim ve kalkınma etkinliği olması dolayısıyla ülkenin gelişmesinde en büyük katalizör olarak görülebilir. Nitekim daha başlangıç noktasında kalan bu eğitim modelinin başarısı, 1946'ya kadar köylerdeki öğretmen açığını kapatan 16.400 kadın ve erkek öğretmen ile 7300 sağlık memuru ve 8756 eğitmen yetiştirmiş olmasıdır.

Mezunlar arasında Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Fakir Baykurt ve Mahmut Makal gibi yazarlar da bulunmaktadır. Şiir, hikaye ve romanlarında köy sorunlarını işleyen bu yazarlar, sosyal, kültürel ve siyasal etkinlikler de göstererek köy insanının dünyası için bilinç yaratmışlardır. Köy Enstitüleri sisteminin eğitimimize en büyük katkısı, o güne kadar yalnızca eğitim kitaplarında görülen, fakat geleneksel eğitimin etkisiyle, okula ve sınıflara giremeyen eğitim ilke ve yöntemlerini, doğanın içinde hayata geçirmek olmuştur. Bunların somut birer örneğini vermiştir. Buralarda binlerce öğretmen adayı, bunları bizzat yaşayarak öğrenmişler ve gittikleri okullara da bunları taşımışlardır.

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner122

MOTOR KURYE: “GÜNDE 12 SAAT ÇALIŞIYORUM,...
Pandemi nedeniyle çalışma şartları ağırlaşan, can ve iş güvenliği olmadan teslimat yapan motorlu kuryelerden...

Haberi Oku