FLAŞ HABER

Son yazımda gelişen işbölümünün Türkiye tarımına nasıl yön verdiğini değerlendirmeye çalışacağımı ifade etmiştim. Tarihsel olarak kapitalizmin dayattığı bu işbölümü dünyanın farklı bölgelerinde ve farklı ülkelerinde farklı tarihsel aralıklara denk düşebilmektedir. Bu farklılaşma egemen sermayenin ihtiyaçlarına göre ortaya çıkmaktadır.

I.Gıda rejimi ya da kolonyal gıda rejiminde daha önce belirttiğim gibi egemen ve belirleyici İngiltere’dir. Bu dönemde hammadde kaynağının kolonilerde olduğu ürünlerin üretimi ve ihracı özellikle İngiltere’nin vahşi yöntemleriyle engellenmiştir. Mısır ve İngiltere arasında pamuk üzerinden yürüyen ilişki en tipik örnektir. İngiltere’nin kitlesel ham pamuk ihtiyacı Mısır’ın tarım alanlarının pamuğa ayrılması ile çözülmüştür.İngiltere’nin hammadde sorunu çözülürken, Mısır’ın tarımsal ürün çeşitliliği yok edilerektek ürün bağımlılığına ve tarımın çöküşünezemin yaratmıştır. Benzer ilişki ağlarını, 19.yüzyılda Hindistan-İngiltere ve Türkiye-İngiltere arasında da görmek mümkündür. Ya da 20.yy’da Mısır’da yaşananlar, Türkiye ve Hindistan’da yaşananların genişleyerek devamı gibi değerlendirilebilir.

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi ile başlayan İngiliz yayılmacılığı, 19.yüzyılda Hindistan’ın İngiliz sanayisinin besin kaynağı olmasını sağlamıştır. 19.yüzyılın başında İngiliz pamuklu kumaşlarının Hindistan’a girmesi ile Hindistan’ın yüksek kaliteli tekstil alanı çöküntüye uğramıştır. Hindistan, Mısır gibi hammadde kaynağı merkezi olarak değil, İngiliz ürünlerini satın alan ve onları nihai satıcıya aktaran aracıların olduğu bir tarımsal taşeronluk sistemine sokulmuştur. Bu yöntemle, Hindistan, İngiltere’ye bağımlı ve en önemli koloni haline getirilmiş ve yavaş yavaş kapitalist dünya ile bütünleştirilmiştir* İngilizlerin hammadde ihtiyacı için ürün desenini değiştirdiği bir örnek de Türkiye’dir. İngilizlerin 1840’larda Türkiye’de pamuk üretimini artırma hedefi için önce 1856’da Küçük Asya Pamuk Şirketinin (AMCC-AsiaMinorCottonCompany), ardından 1857’de Manchester Pamuk Alım Birliği’nin (MCSA-Manchester CottonSupplyAssociation) kurulması ile zemin hazırlanmaya çalışılmıştır. İngiltere’de pamuklu endüstrisinin tümüyle Amerikan pamuğuna bağlanmasının yaratacağı sıkıntılar alternatif üretim alanları arayışına neden olmuş ve Hindistan ile Türkiye bu anlamda yeni pamuk üretim alanları olarak düşünülmüştür. Türkiye’nin belirlenmesi 18. yüzyılda Türkiye’nin İngiliz pamuklu sanayinin hammadde kaynağı olmasına bağlıdır. Hedefe ulaşmak için Aydın demiryolunun yaratacağı avantajlar nedeniyle, demiryolu projesinde ortaya çıkan gecikmeler MCSA’nın destek ve teşvikleri ile çözülmüştür. Batı Anadolu’da MCSA’nın başlattığı teşvik sistemi ile beraber pamukta yerli tohum yerine Amerikan tohumu kullanımı yaygınlaştırılmış ve bölgede pamuk ekim alanlarının genişletilmesi sağlanmıştır. Amerikan İç Savaşı’nın etkisiyle yaşanan pamuk kıtlığı, Batı Anadolu’da üretilen pamuk ile aşılırken, Batı Anadolu’nun Avrupa Emperyalizmine bağlılığını da gerçekleştirmiştir**

Kapitalizmin 20.yüzyıldaki ilk büyük bunalımının ardından ve özellikle II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra ilişkinin belirleyici aktörü ve uluslararası tarımsal yapının belirleyici gücü ABD’dir. Bu rolün etkisini Türkiye’de yaşanan değişim ile izlemek mümkündür. Türkiye tarım sektörü, 20.yüzyılın başında, bir anlamda Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde kapitalistleşme sürecine uyum sağlamaktan uzaktır. Bu dönemde tarımsal üretim yoğun devlet destekleri ile artırılmaya çalışılmıştır. Bu tip bir yapının oluşması genel bir toplumsal tercihten çok dönemin toprak sahiplerinin devlet üzerindeki etkisinden kaynaklanmaktadır. İşte bu yapı 1950’lerden sonra tam da McMichael ve Friedman’ın tespitlerine uygun şekilde büyük oranda dönüşmüştür.

Bu değişim döneminde, 1953 yılına kadar buğday stoklarına sahip ve tahıl ihraç eden Türkiye’nin PL 480’in 1954’te kabul edilmesinin ardından tahıl ithalatçısı olması anlam kazanmaktadır. Soya yağının Türkiye pazarını oluşturmak için zeytinyağı üretiminin fiyat mekanizması ile düşürülmesi ve margarin kullanımının yaygınlaştırılması, süt tozu ve hayvansal ürünlerin başlangıçta düşük fiyatlar ile Türkiye’ye sokulması ile yerli üreticilerin dayanmayacağı bir fiyat rekabeti yaratılması aslında oluşturulmak istenen işbölümünün de belirleyicileridir. 19. yüzyılda Türkiye’de genişletilmeye çalışılan pamuk ekim alanları sonrasında Türkiye pamuğunun ABD pamuğuna rakip hale gelmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin pamuk ekim alanlarını daralttırma politikalarını gündeme getirmiştir. Türkiye’nin buğday ithalatçısı konuma düşmesi ile yeni tür tahıl çeşitlerinin denenme alanı haline getirilmesinin önü açılmış ve Sonora-64 buğdayı için pamuk ekim alanlarının buğdaya tahsisi süreci başlamıştır. Ülkenin en verimli bölgeleri olan ve genellikle pamuk tarımının yapıldığı Çukurova ve Ege topraklarının, Sonora buğdayına tahsis edilmesi, Amerika ve diğer ülkelerden geniş çapta tohumluk buğday, gübre ve tarım ilacı ile özel araç ve gereçlerin ithalini de beraberinde getirmiştir ***. Bu değişim “Yeşil devrim” diye tanımlanan yeni tarımsal üretim biçiminin 1960’ların sonunda Türkiye’de hakim olması ile de paralellik göstermektedir.

24 Ocak 1980 kararları ile, 1960’lı yıllarda başlayan korumacı, ithal ikameci politikalarla sanayileşmeye dayalı kalkınma politikasının terk edilerek, yerine dışa açık büyüme ya da ihracata dayalı sanayileşmenin vurgulandığı ancak temelinde liberalizasyonun olduğu yeni bir kalkınma stratejisi benimsendiğini söyleyebiliriz. Bu uygulamalar ışığında kalkınma stratejisindeki bu değişim sonucu olarak Türkiye’de tarım sektörünün yeniden yapılanma sürecine girdiğini söylemek mümkündür. Bu dönemde Türkiye’de tarım politikalarının 3. Gıda rejimi olarak tanımlanan yapının belirlediği işbölümüne uygunluk sağladığını belirtmek gerekmektedir. 24 Ocak ile başlayan dönüşüm sürecinde özellikle kriz dönemlerinde alınan kararlar (1994-1997-2000-2001) ile peş peşe tarıma yönelik son derece önemli düzenlemeler yapılmıştır. Bu dönem Türkiye tarımında çokuluslu sermayenin egemenliğinin pekiştirildiği dönemdir. Bu döneme ilişkin Şeker Yasası, Tütün Yasası gibi düzenlemeler sonunda tarımsal üretimde ortaya çıkan yapı ve yine bu yasalara dayalı olarak gerçekleşen özelleştirmeler meraklılar için önemli inceleme alanları olmalıdır.

Çokuluslu gıda şirketlerinin ulusal tarım ve gıda piyasalarını düzenleme ve kontrolleri özellikle 1990’larda giderek artmıştır. Çokuluslu gıda şirketleri ağırlıklı olarak Latin Amerika, Asya ve Doğu Avrupa’da piyasa paylarını artırırken bu bölgeler dışında piyasa paylarını artırdıkları tek örnek Türkiye’dir. Türkiye’de bu dönemde gıda sanayine yapılan yabancı sermaye yatırımları 1980’lerin dört katına çıkmıştır****

1980’lerden günümüze yukarıda belirlenen uygulamalar sonucunda Türkiye tarımında ve bunun etkisiyle gıda sanayinde çok ulusluşirketlerin etki alanı genişlemiştir.Örneğin 2017 yılında da büyük tavuk üreticisi Banvit de Brezilyalı BRF ile Katar Yatırım Otoritesi'ne satıldı. Aynı dönemde, dünyada hazır yemek alanının liderleri Sodexho ve Marriott gibi çok uluslu şirketler ile McDonald’s, Pizza Hut ve BurgerKing gibi fast-food devleri Türkiye piyasasına girmiş ve büyük yatırımlar yapmıştır. Kimi Batılı şirketler ise kendi alt şirketlerini kurmak yoluyla Türkiye’de üretime başlamıştır. Türkiye’deki gıda üretim yapısının uluslararası tarım ve gıda endüstrisinin bir parçası olması yönünde hızla dönüştüğü ifade edilebilir*****. İşbölümünün daha önce belirttiğimiz gibi işlenmiş ürünlerin üretiminin biz ve bizim gibi ülkelere kaydırıldığını hammadde kısmının ise gelişmiş kapitalist ülkeler tarafından üstlenildiğini belirtmiştim eksik olan ise şuydu: bu işlenmiş ürünlerin üretiminin bizim gibi ülkelerde ancak çok uluslu şirketlerin egemenliğinde olması. Bu da yerini bulmuş oluyor. Yerli ve millilik kavramının bu kadar sık kullanıldığı bir dönemde bu tespit de sanırım oldukça ilginç.

Bu eklemlenme sadece nihai ürün üzerinden değil tohumdan başlayan bir entegrasyonla beraber yaşanmaktadır. Çokuluslu dev şirketlerin tohumculuk alanına ilişkin düzenlemelerinden Türkiye de büyük oranda etkilenmekte; 2006 yılında kabul ettiği Tohumculuk Yasası ile de gıda egemenliğinden neredeyse vazgeçmiş görünmektedir. Tohumda (mısır, ayçiçeği, sebze tohumu vb.) çokuluslu şirketlerin Pazar paylarının bazılarında nerdeyse %90’lara çıktığını söylemek bağımlılığı yeteri kadar açıklayacaktır. Bu konuda özellikle Tayfun Özkaya’nın incelemelerini önermekle yetiniyorum.

Ne yapmalı sorusu ise belki de en önemli konumuz olmalı. Aslında cevap son derece basit: bu işbölümünü reddetmek. Ancak asıl sorun bu işbölümünü reddedecek iradenin varlığıdır.

* John BellamyFoster, 2002 “Savunmasız Gezegen”, EPOS Yayınları

** Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Bilim Yayınları, İstanbul, 1974,

*** Osman Nuri Koçtürk, 2009, “Gıda Emperyalizmi”, ve “Açlık Korkusu” TMMOB-ZMO

**** Zafer Yenal, Çağlar Keyder, 2013,Bildiğimiz Tarımın Sonu” İletişim Yayınları.

***** Hülya Kendir 2003“Küreselleşen Tarım ve Türkiye’de Tarım Reformu”, Praksis 9, Kış-Bahar, Ankara.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner124
banner122