KAMURAN ESEN YAZDI:MUTLULUĞU YAKALAMANIN YOLLARI

KAMURAN ESEN YAZDI:MUTLULUĞU YAKALAMANIN YOLLARI

Sızlanma ya da şikâyet etme konusunda, hemen hemen hepimiz çok başarılıyız. Ocak veya şubat ayındaki güneşli bahar havasının tadını çıkarmak yerine;  “Kış günündeki şu havaya bakın, Allah sonumuzu hayır etsin,” diye sızlanırız. Ya da tam tersi; Martta yağan kardan ve soğuklardan yakınır, ” Bu kış bitmek bilmedi, yeter artık, ” diye homurdanırız. Belediye, hizmet için yolları kazar, “Ne bu sokakların hali!” deriz. Yerleri çöp içinde görürüz, “Belediye hiç çalışmıyor,” diyerek, sokakları kirletenleri suçlamak yerine, belediyeyi suçlarız. Hastaneye gideriz, sıra beklemekten yakınırız. Biz bazen nasıl hasta oluyorsak, başka vatandaşların da hasta olabileceğini aklımıza getirmeyiz. Sonuçta, kendimizi ister istemez mutsuzluğa, umutsuzluğa sürükleriz.

Şikâyet etmede şairler gibiyiz. Çünkü şairler, bu konuda çok ustadırlar. Kimi gurbetten yakınır, kimi ayrılıktan, kimi ölümden. Bir şairin, yoksulluk canına tak etmiştir; diğeri, karşılıksız bir sevgiye kapılmıştır, bir diğeri sevdiğinden çok uzaktadır, kimi ihanete uğramıştır. Kimi mevcut düzene karşıdır, kimi kadere. Hemen hepsinin sevgilisi vefasızdır, nazlıdır. İşte bu sebeple mutluluk şiirleri, hüzünlü şiirlerin arasında kaybolur gider. Derken bir şiir düşer aklınıza, içinizden okumaya başlarsanız. Mutlaka kendinizden bir şeyler bulursunuz dizelerde. Karacaoğlanlar, Aşık Veyseller, Mahsuni Şerifler ve daha onlarcası iyi ki varlar diye düşünürsünüz. Onların dizeleriyle bazen teselli bulur, bazen umut dolar, bazen de hüzne kapılırsınız. Yine de bu şiir yolculuğu sizi mutlu eder; şairlerle ortak duygularla yoğruluyor olmanız sebebiyle.

Şikâyet etmek, kimseye bir şey kazandırmaz. Hayatın tutunacak, bizi mutlu edecek bir dalı yok mu? Mutlu olmak bu kadar mı zor? Yüreğimizin yorgunluğu dinlendirmek olanaksız mı? Şikâyetlerimize, sızlanmalarımıza, hüzünlerimize, isyanlarımıza bir süreliğine koyacak noktamız, hiç olmazsa virgülümüz yok mu? Elbette var. Hem de uzaklara gitmeden, zaman kaybetmeden ve hiç yorulmadan. Hadi gelin, bir deneyelim:

Sabahleyin perdeyi açıyorsunuz, her yer ışıl ışıl. Güneş erkenci bugün. Sizden önce kalkıp bahçenize kadar gelmiş. Çimenleri ıslatan damlacıkları renklendirmiş. Adeta küçük bir gökkuşağı oluşturmuş. Görünce yüzünüz aydınlanıyor, içinizde bir şeyler yer değiştiriyor. Dün kuşlar için koyduğunuz pirinç tanelerinin yerinde yeller esiyor. Kuşlarınız gelmiş, karınlarını doyurup gitmişler. Hemen onlara yeniden yem koyuyorsunuz. Aç bir boğazı doyuran elleriniz, kadife gibi yumuşacık geliyor size.

Salona giriyorsunuz, ayağına bir şey takılıyor. Aaa! Dün akşam, küçük torununuzun resim yaptığı renkli kalem burada unutulmuş. Masanın üzerindeki kumbara, yan yatmış ve ağzı açık bir şekilde duruyor. Büyük torun bozuk para istemişti, yok demiştiniz ya! Kerata, açmış kumbarasını, harçlığını almış. O anda, o iki küçük varlığın sevgisini, yüreğinizin derinliklerinde hissediyorsunuz. Onlar ki; sizden ve sizin en değerli varlığınızdan bir parça, sizin soluk benizli günlerinizin, renkli ışıkları. Ne güzel!

Kahvaltı edip, sabah kahvenizi içme zamanının geldiğini düşündüğünüz sırada kapınız çalıyor. Komşunuz güler yüzle “ Günaydın,” diyor.  “ Bu sabah biraz erken mi geldim kahve içmeye?” diyerek, her sabah oturduğu sandalyeye yöneliyor. Pandemi nedeniyle, birbirinize uzak mesafede oturarak, sohbet eşliğinde  kahvenizi yudumluyorsunuz. İnsanın, kahve içme bahanesiyle sohbete gelen,  kapınızı her an çalabilen komşularının, dostlarının ve arkadaşlarının olması ne kadar mutluluk verici! İyi ki varlar.

 Derken, seksenini çoktan geçmiş annenizin sesini telefonda buluyorsunuz. Evi zaten hemen şuracıkta, size iki adım. Elinizi uzatsanız, dokunabilirsiniz. Telâşla konuşuyor: ”Tansiyonum yine on sekize yükselmiş. Tansiyon hapım da bitti. N’apacaz?” Bi koşu gidip ilacını alıyor, kendisine veriyorsunuz. Annenizin derdine çare olmak, ona uzanan bir el olmak size huzur veriyor. O kişi için, iyi ki varsınız. Sizin için de o kişi,  iyi ki var. İsteyen el olmasaydı, siz de veren el olamazdınız. Birini mutlu etmenin mutluluğunu yaşayamazdınız.

Az sonra evden çıkıyorsunuz. Yoldaki su birikintisinden su içen kediyi görünce; sizden ürküp kaçmaması, rahatça suyunu içmesi için bir süre bekliyorsunuz. Bir hayvana sevgi göstermenin, ona öncelik tanımanın huzurunu içinizde büyütüyorsunuz. Peşinize takılan birkaç köpekle birlikte fırının yolunu tutuyorsunuz. Aldığınız iki ekmeği köpeklere paylaştırıyorsunuz. Onların kuyruklarını sallayarak  ekmek parçalarını bi çırpıda tüketişlerini izliyorsunuz. Ve sonunda köpeklerin âdeta gülümseyen yüzleri, ışıldayan gözleriyle huzur buluyorsunuz. Köpeklerin doyması sizi mutlu ediyor. Kendinize saygı duyuyorsunuz, kendinizi önemsiyorsunuz. Zaten; bu dünyada, siz varsanız, her şey var; siz yoksanız, hiçbir şey yok. Kapatın gözlerinizi. Ne görüyorsunuz? Hiçbir şey. Açın gözlerinizi. Ne görüyorsunuz? Her şey. İşte siz, o gördüğünüz her şeysiniz. O her şey, sizin için var. Bu tespit, kendinize olan güveninizi ve saygınızı arttırıyor, hatta şımartıyor.

Bahçe duvarının dibinde yaşamaya çalışan siklamenleri görüyorsunuz. Eh! Zamanıdır. Bahar, çoktan gönderdi müjdecilerini; belli ki kendisinin gelmesi yakın. Kuşlar  “cicigey ” demeye  başladılar, cemreler düştü;  ağaçlar, doğuracak ana gibi  dal uçlarında tomurcuk büyütüyorlar. Yüreğinizin kıyılarına, içinizdeki denizlerin dalgaları vuruyor. İşte o an mutluluk; soğuk havada yanaştığınız bir ateş gibi yüreğinizi ısıtıyor.

Demem o ki sevgili okurlar; sızlanmalarımızı, şikâyetlerimizi arada bir askıya alalım, mutlu olmanın yollarını arayalım. O yolları bilmemiz, bulmamız, mutluluğu yakalamamız hiç zor değil. Aslında mutluluğa giden yol içimizde, evimizde, bahçemizde, her yerde. Bakın şöyle bir etrafınıza, göreceksiniz. Haydi! Kolay gelsin. Mutluluğa giden yolda, hepinize uğurlar ola.

Güncelleme Tarihi: 18 Nisan 2022, 10:46
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER