MEHMET TUNÇKOL YAZDI:ATMACA KÖYLÜ İSMAİL’İN (HAKKI TONGUÇ) SİLİSTRE’DEN BOLU’YA VE KASTAMONU’YA UZANAN YOLCULUĞU

MEHMET TUNÇKOL YAZDI:ATMACA KÖYLÜ İSMAİL’İN (HAKKI TONGUÇ) SİLİSTRE’DEN BOLU’YA VE KASTAMONU’YA UZANAN YOLCULUĞU

*Köy Enstitüleri’nin Kuramcısı ve Uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç. (İsmail Hakkı Tonguç Belgeliği Vakfı)

 [“Köy Enstitüleri”,  II. Dünya Savaşı yangınının dünyayı sardığı zor bir dönemde, nüfusunun çoğunluğu köylerde yaşayan, yakın dönemde on yıllık bir savaştan ve emperyalist işgalden kurtulmuş, yoksul fakat onurlu, bağımsız bir ülkenin eğitim devrimcilerinin yarattığı bir “Eğitim ve Kırsal Kalkınma Projesi”dir. 1940-1946/54 yılları arasındaki kısa dönemde uygulanabilen Köy Enstitüleri’nin kuramcısı ve uygulayıcısı“İsmail Hakkı Tonguç”, öncü yöneticisi “Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel”dir.

 Köy Enstitüleri’nin öncü kadroları,çağdaş eğitimin anahtarı olan ‘Demokratik Eğitim’ ve ‘Kişilik Eğitimi’ ilkelerini esas alan bir anlayış temelinde; Türkiye’nin içinde bulunduğu maddi koşulları, uzun köy gezileri ve saha araştırmaları ile gözlemleyip değerlendirdikten sonra,  hazırladıkları bilimsel raporlar ışığındabu projeyi şekillendirmiş ve uygulama sahasında Köy Enstitülerini adım adım geliştirmişlerdir. Yüzyıllardan beri ihmal edilmiş kırsal kesime yönelik “Temel Eğitim Hizmetleri” götürülürken köylüye yönelik mesleki eğitim faaliyetleri de bölgelerin özellikleri dikkate alınarak ek çalışmalar olarak planlanmıştır. Tonguç ve ekibinin kuramcısı, yöneticisi ve uygulayıcısı olduğu Köy Enstitüleri uygulaması, ilerleyen yıllarda diğer dünya ülkelerinin örnekleneceği bir devrimci eğitim ve kırsal kalkınma projesi olarak“Türk Eğitim Modeli”adıylakabul görecektir.(Fay Kırby, Türkiye’de Köy Enstitüleri, s:120. Columbia Ünv. DT. Güldikeni Yayınları, Ankara-2000)

   İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitülerinde uygulanan eğitim anlayışını, şu ifadelerle özetliyor:

“…Köy Enstitülerinde yetiştirilen çocuklar, skolastik anlayışa köle olmaktan kurtarılmaya çalışılmıştır. Onların, kültürleri cila şeklinde ve ezberlenerek benimsenmiş bilgi değil, iş içinde, iş aracılığıyla öğrenilen gerçek bilgi, öz bilgidir. (…) Köy Enstitülerinde tüm çalışmalar işe dayanır. Bu nitelikte bir kurumun çalışmalarında sadece kitabi bilgilere göre düzenlenmiş eğitbilim dersi, doğru yolu gösteremez. (…) Bireyin iş içinde eğitilmesi gerekir. Köy sorunu, mihaniki bir surette köy kalkınması değil, anlamlı ve bilinçli bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve bilinçlendirilmeli ki, onu hiçbir güç kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin…”

*

*Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç bir Köy Enstitüsü gezisinde.(İsmail Hakkı Tonguç Belgeliği Vakfı)

İsmail Hakkı Tonguç için çok şey yazılıp söylendi. Bunlar arasında, Sabahattin Eyüboğlu’nun, Tonguç hakkındaki değerlendirmeleri ilginçtir:

“… [Tonguç]kendine ütopyacı dedirtecek kadar ülkücü, kaba köylü dedirtecek kadar da gerçekçiydi. Düşüncesi hep yarınlara çevrikti, hem de birçok Anadolu köyünün tarih öncesi durumuna. (…) Batılı olduğu kadar yerliydi. Köy ve Enstitü kavramlarını biraraya getirmesi bundandı. (…)Yeni Dünya’ya çevrik olduğu kadar eski kalmış Anadolu’ya çevrik, coşkun olduğu kadar soğukkanlıydı. (…) Bütün kurucular gibi Tonguç da yumuşaklıktan sertliğe, çekingenlikten atılganlığa, kararsızlıktan karara çok çabuk geçerdi. Bu özelliği azçok bütün Köy Enstitülerinde görülmüş, gelenekçi çevrelerde yadırganmış, yanlış yorumlara ve bazen sert tepkilere yol açmıştı…”  (Sabahattin Eyüboğlu, Köy Enstitülerini Anarken, İmece, s: 4-6, Sayı: 72, Nisan 1967);(Sabahattin Eyüboğlu, Tonguç, Tonguç’a Kitap, s: 194-196)

*Bu yazımızda, Köy Enstitülerinin kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç’un; doğduğu Atmaca Köyü’nü, Silistre şehrini ve Dobruca bölgesinin özet tarihini ele alacağız. Atmaca Köyü doğumlu İsmail Hakkı Tonguç’un, ilk ve ortaokul öğrenimi yıllarını, I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914 yılı sonunda Silistre’denyola çıkarak İstanbul’a, Adapazarı, Bolu, Gerede güzergâhıyla Kastamonu Muallim Mektebi’neuzanan zahmetli yolculuğunu, oğlu Dr. Engin Tonguç’un anlatımları ışığındaözetleyeceğiz.]

*            

DOBRUCA BÖLGESİ:Güney Dobruca bölgesindeki Silistre şehrinin,Totrakan ilçesine bağlı Atmaca Köyü halkının çoğunluğu, Osmanlı-Rus savaşları sırasında Kırım yarımadasının iç bölümlerinden muhaceretle buraya gelerek yerleşmiştir. Bu bölgeye yönelen Türk kavimlerinin göçleri,   VI. yüzyılda kuzeyden gelen Peçenek ve Uz göçleriyle başlamış, ilerleyen dönemlerde de devam etmiştir.  Daha kuzeyde yer alan Deliorman bölgesi, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde, Anadolu’dan da göç almıştır. Anadolu’da yaşanansiyasi baskı dönemlerinde,bazı Türk obaları, güvenilir bir sığınak olarak gördükleri Dobruca bölgesine göç etmiştir. Selçuklular döneminde, Moğol saldırılarından kaçarak Bizans’a sığınan İzzettin Keykavus ‘un obaları, -“Keykavus halkı” anlamına gelen bir isimle anılan Gagavuzlar –bu bölgeye gelen gruplardan birisidir. Gagavuzlar, zamanla yerli Kumanlarla birlikte Hristiyanlığı kabul etmişlerdir.  Anadolu’dan göçen gruplara daha sonra “Sarı Saltuk” önderliğindekiTürkmen obaları da dâhil olmuştur. Bölgenin Osmanlı idaresi altına girmesi, I. Murat ve I. Beyazıt döneminde tamamlanmıştır. 1900’lü yılların başında Güney Dobruca bölgesinin büyük bir bölümünün nüfusunu, Osmanlı Türkleri ve Tatar Türkleri oluşturmaktadır.(Halil İnalcık, Osmanlı ve Modern Türkiye, s: 9, 10, 11, TimaşYayınları, İstanbul-2013);(MüstecipÜlküsal, Dobruca ve Türkler, s: 15-17, 143-145. Ankara-1966)

KIRIMLI VELİ EFENDİ AİLESİ:Kırımlı Veli Efendi ailesi de, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı (93 Harbi)  yıllarında Kırım yarımadasının iç bölgelerinden Güney Dobruca bölgesindeki Atmaca Köyü’ne göç etmiştir. Kırımlı Veli Efendi’nin oğlu İdris, aynı köyden Vesile Hanım ile evlenmiş ve ailenin; birisi kız yedisi oğlan sekiz çocuğu olmuştur. Ailenin 1893 yılında doğan ilk çocuğuna İsmail adı verilmiştir. İsmail, köyünde “İsmail İdris” olarak, daha sonra “İsmail Hakkı (Tonguç)” olarak adlandırılacaktır. Anavatanları Kırım’dan muhacerete mecbur kalan aile, 1900’lü yılların başında, Atmaca Köyü’nde de rahat değildir. Güney Dobruca bölgesi, önce Rus ordularının saldırılarına uğramış, daha sonra da Romanya ile Bulgaristan arasındaki sınır kavgaları arasında kalaraksık sık el değiştirmiştir. *(2) Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç Yaşamı, Öğretisi, Eylemi. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayını, 2007-İzmir) );(MüstecipÜlküsal, Dobruca ve Türkler, s: 15-17, 143-145. Ankara-1966)

İSMAİL’İN İLKOKUL VE ORTAOKUL YILLARI:İdris Efendi’nin büyük oğlu İsmail, yedi yaşına geldiğinde, köylerindeki dört yıllık Mekteb-i Sıbyan’a (İlkokul) gönderilir. Başarılı, zeki bir öğrenci olarak dikkati çeken İsmail, daha sonra Silistre’deki Rüştiye Mektebi’ne yazdırılır. Buradaki öğretmenlerin bir bölümü “sarıklı medrese muallimleri” olmakla birlikte, II. Abdülhamid idaresinin baskısından kaçan, sürgün edilmiş “hürriyetperver, meşrutiyetçi öğretmenler”bu okulda çoğunluktadır.“Silistre Rüştiyesi”ndeki bu ikili yapı nedeniyle okulda, “iki başlı bir eğitim öğretim” anlayışı sürdürülmektedir. Bu okulda da göz dolduran, başarılı bir öğrenci olan Atmaca köylü İsmail, Silistre Rüştiyesi’ndeki öğrenimi sırasında; “akli bilimler temelinde yürütülen çağdaş eğitim anlayışı” ilederslerini işleyen öğretmenlerle, “akli bilimleri gözardı eden, nakli ilimleri esas alarak çağın dışına sürüklenmiş eğitim anlayışı”doğrultusunda öğrenim veren öğretmenleri, kıyaslamak-karşılaştırmak-, aralarındaki temel eğitim anlayışı farkını görmekimkânına ulaşır.

Rüştiye mezuniyeti sonrasında bir süre köyünde kalarak ailesine yardım eden İsmail, okumak istediğini babasına söylediğinde, İdris Efendi şu cevabı verir:

“…Amcanı yıllarca İstanbul’da Medresede okuttuk. Bir yığın para harcadık. Bak işte haline, en küçük işin ucundan bile tutmaz, aylak aylak dolaşır! Sana biraz sermaye bulalım da ticaretle uğraş” der.

İsmail: “…Ben amcam gibi medresede değil, mektepte okuyacağım. Rüştiye’de gördüğüm fesli öğretmenler gibi olacağım”cevabını verir ve ısrar eder... (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç Yaşamı, Öğretisi, Eylemi. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayını, s: 16, 17, 2007-İzmir);(İ. Hakkı Tonguç’un Yazılı Anıları, Tonguç’a Kitap, s: 16)

    Atmaca köylü İsmail’in Rüştiye’yi bitirdiği yıllarda Dobruca bölgesi, bağımsızlığını ilan ederek Osmanlı topraklarından ayrılan Bulgar Krallığı’nın sınırları içinde kalmıştır. 1912-1913 Balkan Savaşları sırasındaDobruca bölgesi,bu sefer de Romanya orduları tarafından işgal edilir. Dobruca’nın Romanya ile Bulgaristan arasında yapılan savaşlarda karşılıklı el değiştirmesi,  I. Dünya Savaşı sırasında ve II. Dünya Savaşı yıllarında da devam edecektir… Bölgenin, Müslüman, Türk ahalisinin acıları, sıkıntıları bu savaş yıllarında katlanarak devam edecektir.  Atmaca köyünün ahalisi de, yaşanan bu acılar ve bitmeyen çile sebebiyle, -değişik dönemlerde- göç yollarına dökülerek Türkiye topraklarına sığınacaklardır…

*Başbakan İsmet İnönü, Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç, bir öğrencinin yazdığı kompozisyonu dinlerken.

ATMACA KÖYLÜ İSMAİL (HAKKI TONGUÇ) İSTANBUL’DA:Atmaca köylü İsmail, rüştiye mezunu olduktan sonra, yakın çevresindeeğitimini sürdüreceği bir üst okul olmadığı için İstanbul’a gitmeyi, bir muallim mektebine yazılmayı kafasına koymuştur. Aile, İsmail’in bu kararlı duruşu karşısında ona izin verir. 1914 yılının serin bir ilkbahar sabahında, herkes uykudayken ana oğul sessizce avluya çıkarlar. Anası Vesile Hanım, yıllardır biriktirdiği birkaç altınını, daha önce diktiği oğlunun kemerindeki keseye yerleştirir. Sessizce ana oğul birbirlerine sarılarak vedalaşırlar. Yola koyulan İsmail,  geriye dönüp son bir kez daha köyüne bakar. Yüreği burkulur ama okuma-öğrenmetutkusu bütün benliğini sarmış, uzak denizlere ve ülkelere açılma isteği herşeyin önüne geçmiştir.İsmail, kararlılıkla tekrar ileriye, bilinmezlere doğru uzanan yolculuğuna başlar…

I. Dünya Savaşı’nın arifesinde, -dönemin savaş öncesi koşulları nedeniyle-Karadeniz yolculuğu tehlikeli hale gelmiştir… İsmail, uzun ve zahmetli bir kara yolculuğu sonrasında İstanbul’a ulaşır. Kendisine verilen bir hemşerisinin adresine gider.Fatih Medreselerinde okuyan bu hemşerisi, onu mollalara götürüp teslim eder.Bir süre buradaki derslere devam eden İsmail; bu rutubetli, kasvetli medrese odalarında içine kapalı bir şekilde yaşayan, dışarıda olan bitenlerden habersiz, okullarıyla ilgili bilgileri bile kıt olan müritlerlesürdürülen eğitimi,  Silistre Rüştiyesi’ndeki mollalardan dolayı iyi tanımaktadır. Buradan ayrılır. İstanbul’da bir süre değişik işlerde çalışarakgeçimini sağlar. Bir yandan da kayıt yaptıracağı, okuyacağı bir okul arayışını sürdürür. Adresini bulduğu bir hemşerisi avukata başvurur. Kendisine uygun bir okul bularak yazdıracağı sözünü verenbu avukata, elindeki paranın epeyce bir bölümünü verir. Zamanla bu avukatın bir dolandırıcı olduğunu anlar. Okul işinden haber gelmediği gibi, parasız da kalmıştır.

İSMAİL, MAARİF NAZIRI’NIN KARŞISINDA: İsmail, uzun uğraşıları sonrasında, son çare olarak gördüğü, -dönemin önde gelen İttihatçılarından birisi olan-Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey’in kapısına dayanır. Epeyce bekler. Kendisini odaya sokmayan kapıcıların ortalıkta görünmediği bir anı gözleyerek, Nazır’ın odasına dalar…

Odasına izinsiz giren bu delikanlıya şaşkınlıkla bakan Nazır Şükrü Bey’e;

“-Göçmen çocuğuyum. Affınızı dilerim. İstirhamım var!” diyerek isteklerini yazdığı dilekçeyi uzatır. Nazır, dilekçeyi alır, okur. “Silistre”, sözcüğünü okur okumaz:

“Ya… Vatan Silistre. Demek vatana hizmet için geldin öyle mi?” diyerek İsmail ile sohbete başlar… Maarif Nazırı Şükrü Bey,  Atmaca köylü İsmail’i, kendi memleketi olan Kastamonu’daki Muallim Mektebi’ne yatılı öğrenci olarak gönderebileceğini söyler. İsterse, birkaç yıl sonra İstanbul Muallim Mektebi’ne naklini aldıracağını da ekler. Yazılı emrini, bir zarfa koyarak İsmail’e teslim ederken iyice saklamasını tembihlerve cebine de dört mecidiye (seksen kuruş) yol parası koyar…

İsmail, dünyayı fethetmiş gibidir. Hemen bavulunu hazırlar.  İnebolu’ya gidecek bir vapura binmek için Galata rıhtımına gelir. Fakat savaş koşulları sebebiyle bütün Karadeniz vapur seferlerinin iptal edildiğini öğrenir. 1914 yılının Kasım ayı başında Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’na girmiş, Rusya, İngiltere ve Fransa ile karşılıklı savaş ilan edilmiştir.

BOLU MAARİF MÜDÜRÜ:Kastamonu’ya en kestirme yol; Adapazarı-Bolu-Gerede yoludur. Trenle geldiği Adapazarı’nda bir hana yerleşir. Ertesi gün Bolu’ya doğru, yaya olarak yola çıkar. Kimi zaman hanlarda, bazen açık havada dışarıda geceleyerek dört gün süren yayan yolculuğu sonunda Bolu’ya ulaşır. Sırtında eşyalarıyla yaptığı yolculuk sonrasında ayakları yara içinde kalmıştır. Bolu’da bir handa konaklar. Handa konuştuğu yolcular;

“-Bolu-Gerede-Kastamonu güzergâhının tehlikelerle dolu olduğu, yol kesen eşkıyanın etrafta kol gezdiğini”anlatırlar. Bir katırcı ile anlaşmak ister. Katırcı, onu Kastamonu’ya kadardört mecidiyeye götürebileceğini söyler. Ama şartları da vardır. Yokuşlarda katırdan inerek yürümek zorundadır. Atmaca köylü İsmail’in ayakları yara bere içindedir. Parasını hesaplar, handa kalmaya da, katırcıya da yetmeyecektir. Son çare, topallayarak Bolu Maarif Müdürü’nün (Eğitim Müdürü) kapısına varır. Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey’in kendisine verdiği yazılı emri gösterir. Maarif Müdürü’nden kendisine yardımcı olmasını ister.

Bolu Maarif Müdürü’nün azarlayarak verdiği cevap;

“… Onun gibilere verecek tahsisatı yoktur! Niçin hesapsız kitapsız yola çıkmıştır?” şeklinde olur…

Atmaca köylü İsmail, kaldığı hana dönerek çözüm düşünmeye başlar. Hanın avlusunda dolaşan kendi yaşıtı bir gençle tanışır. Muallim Mektebi’nde okumak için Kastamonu’ya gideceğini söyler. O genç de, İstanbul’da okumak için tek başına yola çıkmıştır. Epeyce de parası vardır. Bolu Maarif Müdürü’nün, Atmaca köylü İsmail’i azarlarken söylediği gibi; “Hesaplı kitaplı yola çıkmıştır!..”

İsmail, İstanbul’da kaldığı sürede değişik işlerde çalışmış, kazandığı paranın altı mecidiyesi (yüz yirmi kuruş) ile bir saat almıştır. Bu saati, İstanbul’a okumaya giden gence bir liraya (yüz kuruş) satmayı teklif eder. Anlaşırlar. Artık katırcıya verecek parası vardır…

*7 Ağustos 1928. İstanbul. Yeni Türk Alfabesi Öğretim Kursu. Kurs Muallimi İsmail Hakkı Tonguç ve Kastamonu Müfettişi Hulusi Bey ön sırada. Bolu Müfettişi Ahmet Remzi Kayhanarka sırada-ortada-.  (Ahmet Remzi Kayhan aile albümü)

GEREDE GÜZERGÂHIYLA KASTAMONU’YA YOLCULUK: İsmail,daha önce konuştuğu katırcıyı bulur. Katırcıların kervanının yola çıkacağı gün için hazırlığını yapar. Kervan yola çıkarkenİsmail’i, bir tüccarın eşyasının yüklendiği katırın üstüne bindirirler. Gerede’ye doğru yolculukları başlar. Karşılaştıkları ilk yokuşta, daha katırcı söylemeden İsmail hayvandan inerek yürüyenlere katılır. Bu tavır kervancının hoşuna gider.

“- Efendi, sen bizim halimizden anlıyorsun, yoksa köylü evladı mısın?” diye sorar. Sohbet ederek yola devam ederler. Katırcı, onun okumak için Kastamonu’yagittiğini öğrenince çok şaşırır.

“- Vazgeç Allah’ını seversen. Okuyup da ne olacaksın? Mektepte seni gâvur ederler!” der… Mektepli medreseli kavgasının bütün toplumu sardığı bu günlerde, halk arasında medreselilerin hükmü geçmektedir. Kervancı, O’nun, ta Rumeli’den geldiğini öğrenince, -her ne kadar uzaklığı kavramasa da- haline acıyarak, daha sonraki yokuşlarda katıra binmesine izin verir…

Mevsimin uygunluğu sebebiyle su başlarında mola vererek yollarına devam ederler. Yufka ekmeği, kuru yağsız tulum peyniri, zeytin ve yolda aldıkları meyvelerden oluşan yemeklerini yiyerek Gerede’ye ulaşırlar. Gerede’den sonra daralan yol boyunda, her halinden yoksullukları belli olan küçük köylerden geçerler. Köylerin, köy evlerinin hali, köylülerin giyimleri, kullandıkları malzemelerin ilkelliği onu şaşırtır. Anadolu köylüsü, geldiği Rumeli köylerine göre çok daha yoksul bir haldedir. Özellikle, çam kütüklerinden oyulmuş çeşme yalakları ve ağaçtan yapılmış musluklara şaşırır. Geldiği yerlerde, çeşmelerin yalakları taş oyması ve muslukları madeni malzemelerden yapılırdı.  Her yerde gördüğü, o taşıt aracı olarak kullanılan ilkel kağnılara da akıl erdiremez. Geldiği yerlerdeki dört tekerlekli, demir çemberli Rumeli arabalarının yanında, gıcırtılarla yürüyen bu kağnılar da çok garibine gitmiştir. Bu orman zenginliği içindeki köy evlerinin neden bu kadar derme çatma yapılardan oluştuğunu, hayvanların neden cılız ve bakımsız durumda olduğunu yanındaki yolculara sorar. Aldığı cevap:

“-Bu işler böyle gelmiş böyle gider. Neyine gerek senin elin evi ile uğraşmak, sahibi nasıl isterse öyle yapar; dünyaya kazık çakacak değil ya!..” şeklinde olur. (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç Yaşamı, Öğretisi, Eylemi. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayını, s: 23, 24, 25. 2007-İzmir)

KASTAMONU MUALLİM MEKTEBİ:Bolu-Kastamonu arasındaki yolculuğu beş gün sürmüştür. İsmail, bu yolculuğu sırasında,yaşadığı ve büyüdüğü yerlere göre buraların coğrafi farklılığından ürker.

“…Ben, ova çocuğu idim. İlk kez böyle manzaralar görüyordum. Masallarda anlatılan ülkelerin birine gelmiş gibi oldum… Uzun zaman onlara alışamadım. Dağların, ormanların güzelliklerini kavrayamadım. Onların karşısında ürkeklik duydum. Ufukları geniş ovaları özledim. Dar bir vadiye, karanlık bir ormana girince ürperiyordum. Bu durumumu katırcılara sezdirmemeye çalışıyordum. İçim sıkıldıkça doğup büyüdüğüm memleket, kıyısında çocukluk yıllarımın bir bölümünü geçirdiğim Tuna nehri, Silistre kalesinden Tuna’ya doğru bakınca karşı kıyıda uzak ufuklara doğru uzanan engin ova, gözlerimin önüne geliyordu. Katırcılara duyurmadan için için ağlıyordum. Elimden gelse hemen geri dönecek, okumaktan vazgeçecektim…”

Katırcı kervanı, bir akşamüstü Kastamonu’ya girer. Eşyalarını sırtına alan Atmaca köylü İsmail, etraftakilereMuallim Mektebi’nin yerini sorar.

“-Okulun nerede olduğunu soruşturarak yolunu tuttum. Mahalle içinde bir konağın kapısına asılı ‘Darulmuallimin’ levhasını görünce sevincimden ne yapacağımı şaşırdım. İçeriye ayak basınca dünya benim oldu sandım…”

Dobruca-Atmaca köylü İsmail, Karaçomak Deresi’nin iki yanına kurulmuş, 12 bin nüfuslu bu sakin Anadolu şehrini sevecektir. 1909 yılında açılan Kastamonu Muallim Mektebi’nde, bir buçuk yıl öğrenim gören İsmail, Maarif Nazırı Şükrü Bey’e bir mektup yazarak daha önce verdiği sözü hatırlatır. Şükrü Bey, bu Silistreli gence verdiği sözü unutmamıştır. 1916 yılı sonuna doğru İsmail’in, büyük bir istekle okumak istediği İstanbul Muallim Mektebi’ne nakli yapılacaktır… (Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç Yaşamı, Öğretisi, Eylemi. Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayını, s: 23, 24, 25. 2007-İzmir)

Güncelleme Tarihi: 14 Mart 2022, 11:51
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER