"google-site-verification" content="BBzqtWrXTOresAe-g1_fakLE8Sa7FhH5sxUsyofvfLs"
Siyaset:
12 EYLÜL TANIKLARINDAN SÜLEYMAN SİNAN ERGİN, HAYATINI KAYBETTİ

12 Eylül 1980 faşist darbesinin tanıklarında Süleyman Sinan Ergin Ankara’da hayatını kaybetti.12 Eylül dönemine 9 davayla diren ve idam cezasına çarptırılan Mamak Askeri Cezaevi’nde 7 yıl Bolu Cezaevi’nde 2 yıl olmak üzere toplamda 9 yıl hapis yattı. 12 Eylül darbesinde ağır işkencelere maruz bırakılmış olan Süleyman Sinan Ergin, bir süredir Sepsis hastalığı nedeniyle Ankara’da bir hastanede tedavi görüyordu. Mücadeleden asla vazgeçmeyen Ergin, ne yazık ki hayatını kaybetti.

31 Ağustos 2010 yılında kendisi ile röportaj yapan gazetemizin değerli Yazı İşleri Müdürü Süha Alparslan, “Ergin’in vefatını üzüntü ile öğrendim. Kendisine rahmet yakınlarına başsağlığı diliyorum” dedi.

Süha Alparslan’ın 31 Ağustos 2010 tarihinde 12 Eylül faşist darbesinin tanıklarından biri olan Süleyman Sinan Ergin ile yaptığı röportaj:

SÜLEYMAN SİNAN ERGİN KİMDİR?
78 kuşağındanım. İlk, orta ve lise son sınıfı Bolu'da okudum. Ardından boykot nedeniyle sürüldüm ve okulu Ankara'da bitirdim. Daha sonraki süreçte Mamak Askeri Cezaevi'ne girdim. ODTÜ Şehir Planlama Bölümü'nü kazandım ama cezaevi süreci uzun olduğu için okulu bitirme imkânım olmadı. Toplam yedi yıla yakın cezaevinde yattım. Bolu'da yaşadığım süreci de sayarsak dokuz yıla tekabül ediyor.



SOL GÖRÜŞE NASIL SAHİP OLDUN?
Yaşadığım süreç bugünkünden çok daha farklıydı. İnsanlar arasındaki dostluk dayanışma bir hayli fazlaydı. Mahallemizde yapılan bir haksızlığa insanlar başkaldırırdı. Aç bir insan gördüğümüzde onunla paylaşımlar gerçekleştirirdik. Bu anlattıklarım çocukluk anılarından şeyler. Biraz büyüdüğümüzde bizim dışımızda bir dünyanın olduğunu keşfettik, bu dünya da emek olduğunu, bu emeğin içinde insanlar olduğunu, bunu kullanan insanlar olduğunu, bir Türkiye olduğunu, bir dünya olduğunu anladık. Aile yapım siyasal düşüncemin oluşmasında etkili olmuştur. Bu nedenlerle diğer arkadaşlarımdan daha erken kavradım diyebilirim.

Ortaokuldaydım, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan olayları vardı Türkiye'de. Deniz Gezmiş'in önce adı beni cezbetmişti, Mahir Çayan'ın ise soyadı etkilemişti. Haberlerde söyleniyordu yakalanamadı şeklinde, Amerikalıları kaçırdığı şeklinde. Aile içinde ve mahallede bu tip şeyler yasaklanmasa bile 'Aman konuşmayın' şeklinde denilince çok daha dikkatimi çekti. İlk kez o zaman bir gazeteyi sonuna kadar okudum. Deniz Gezmiş nedir, kimdir? Bunları okudum. Gazeteye bir baktım emperyalizm diye bir şey var. O dönem bu kavramı henüz tanımıyoruz, onu öğrenmeye çalıştım. Ama kötü bir şey olduğunu ilk gördüğümde düşündüm. Bu anlattıklarım ortaokul döneminde yaşadıklarım.

Başka bir şehirde olsa hiçbir gencin gelişmesi bu kadar kolay olmaz. O dönemki gençlik önderlerimizin gerçekten aklıselim olması bilinçli olmaları; hem bizi çok yanlışlardan kurtardı, hem de doğruyu yakalamamızı sağladı. O dönem Türkiye cadı kazanı gibi kaynıyordu. Sömürülmenin ne olduğunu artık biliyordum. Kendimde yaz aylarında çalışan biri olarak sömürülmenin içinde olduğum için bunu daha rahat kavradım. Yurtsever Gençlik Derneği'nde üye oldum. Ardından 12 Eylül oldu.


(Sol baştan üçüncü kişi Süleyman Sinan Ergin)

ERGİN: 12 EYLÜL DÖNEMİNE BEN 9 DAVAYLA GİRDİM, İDAM CEZASI ALDIM
İstanbul davası, Gölcük davası, Ankara Davası. Sonuçta Ankara'da yargılandım. 4. Kolordu'da yargılandım ve idam cezası aldım. Olay tarihinde herhangi bir cinayetle ilgili bir suçum yok, cezam konusunda bir indirime gidildi. Ve buna bağlı olarak dört buçuk sene Mamak'ta ardından Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde kalan kısmını da Bartın E Tipi Cezaevi'nde bitirdim.

İŞKENCE BASKI GÖRDÜNÜZ MÜ?
Şimdi, 12 Eylül tepeden inme gelmedi. Örgütlenmiş bir olaydı. Bunun ana noktası da cezaevleriydi. Çok çok kötü bir süreç yaşandı. Örneğin 4 yıl boyunca sabah ve akşam sayımlarında dayak yiyordum, havalandırmalarda dayak yiyordum. Bunun nedeni, ya da İstiklal Marşı'nın şu bölümünden ya da Gençliğe Hitabe'nin şu satırından başlayın dediklerinde bunu ya söylememek ya da alçak sesle söylememdi. Her sayımdan sonra falaka cezaları ile cezalandırılıyorduk. Havalandırma günde 10.15 dakikaydı. Askerlere bakmak yasaktı. Ben normal bir şekilde avluda volta atardım, bu bile suçtu. Yaklaşık 30 metrekarelik bir yerde 23 kişi kalınırdı. Haftada bir gün 5 dakika görüş vardı. Mahkemelere gidilip gelinirken zaten tam bir rezillikti. Dayakla yüz göz olmuştum ve bedenim dayak yemeye alışmıştı. Dayak yemediğimiz tek an dini bayramlardı. Dini bayramlarda dövmüyorlardı.

İLK AÇLIK GREVİMİZ 34 GÜN SÜRDÜ
Ben açlık greviyse açlık grevi, ölüm orucuysa ölüm orucu, protestoysa protesto deyip her türlü protestoya katılmıştım. İlk açlık grevimizde 34 günlük bir süreç yaşandı. Ben şunu söyleyebilirim, açlık grevi bugünün koşullarında insanlara bir saçmalık gibi gelebilir. O cezaevi koşullarında içeride yaşayan bir insanın kendisini savunabileceği başka hiçbir savunma mekanizması yok. Ve yüzlerce insan bu uğurda hayatını kaybetti, bana göre şehit oldu. Çünkü bu, dünyanın en onurlu ölümüdür. İdama gidersiniz, boyun kemiğiniz kırılır, ölürsünüz. Kurşuna dizilirsiniz, kurşun yaşama son verir ama insanların saniye saniye ölümü beklemesi kadar dünyada onurlu bir davranış olamayacağını düşünüyorum. İnsanlar tek tip kıyafet, askerleştirilmemek, okumak, sevdikleriyle görüş günü rahatlıkla görüşebilmek, mektuplaşabilmek ve küçücük insani nedenlerden dolayı canlarını ortaya koymuş olmaları kadar onurlu bir davranış olacağını düşünmüyorum.

ANNEM AKIN BİRDAL'IN YAKASINA YAPIŞTI
Cezaevindeyken babam yoktu, annem vardı hayatta. Abim ve ablam Bolu dışında yaşıyordu. Ben kendimi cezaevi sürecinde bu noktada biraz şanslı hissettim. Şundan dolayı. Birçok insanı cezaevine girdikten sonra aileleri tanımaz oldu, görüş günleri gelmez oldu. Benim annem benim yaptıklarımı benimseyen benimle gurur duyan biri oldu. Ve annem bana hep 'Bu ülke sizin gibi gençler sayesinde kurtulur, sömürü son bulur' diyerek telkinlerde bulundu. Kadın başına cezaevlerinde arkamda durdu, hatta ve hatta açlık grevlerine katıldı. Didar Şensoy vardı, meclis önünde hayatını kaybeden. O eylemde annem de yanındaydı. Ve şu anda birçok şeyin şakşakçılığını yapan Akın Birdal'ın bile yakasını yapışıp 'evlatlarımız içeride ölüyor' diyebilecek bir kadın olmuştur annem.

12 EYLÜL KİME KARŞI YAPILDI?
O noktada 12 Eylül Kenan Evren'in dediği şekilde değil de bu çok daha yıllar önce planlanmış bir olaydı. 12 Eylül öncesi insanların bağımsızlık yolunda olması insanların sosyal haklarının peşinde olduğu bir duyarlılık vardı ve bu zapt edilemez duruma gelmişti. Ve bu devletin korktuğu başına gelmişti. Sosyalizm olgusu işçi sınıfına yayılmıştı. Grevler hat safhadaydı. Genel grev sürecine ramak kaldı. Türkiye'de devrim hareketi çok küçük yaştaydı. 12 Eylül emeğe ve insana karşı yapılan bir müdahaleydi.

NEDEN İDAM CEZASI ALDINIZ?
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasının bir kısmını veya tamamını değiştirmeye yönelik örgüt kurma, örgütü yönetmek, eylemlerde bulunmaktan ötürü idam cezası aldık.

1978 KUŞAĞI BEDELLER ÖDEMİŞ BİR KUŞAK. SİZ 12 EYLÜL’ÜN MUHATABI MISINIZ YOKSA MAĞDURU MUSUNUZ?
Mağdur olmayı ben kabul etmiyorum. Biz o dönemde hala bugünde inandığım belli şeyler için mücadele veriyorduk. Bu mücadelelerde bizi bekleyen olası şeyler öldürülmek, böyle bir hareketin bastırılması, bastırılırken de cezaevlerine atılmak. Biz o süreçten zaferle çıkamadık, öldürülmedikte ama cezaevi süreci oldu. Cezaevine girmeden önce ben birçok şeyi bildiğimi sanırdım, ama cezaevinde kendimi birçok konuda kendimi geliştirmek adına ya da şöyle söyleyeyim birçok şeyin daha farkına vardım.

Çünkü benden alınan bir gençlik vardı. Birçok olaya siyasi anlamda vakıf kişilerle tanışıp görüşme artı beyin gelişimini daha hızlı tamamlama sürecini yaşattı. O nedenle ben kendimi mağdur olarak görmüyorum. O süreç gerçekten bir yargılanma süreci olacaksa bunu alakasız kişiler değil, o dönemin muhatabı olan, bedel ödemiş kişilere sorulmalı. Bizim düşüncelerimiz değerlendirmeye alınmalı.

ÇARMIHTA ELEKTRİK VERİLEN ARKADAŞIMIZ EDİSON'A KÜFÜR ETTİ
İşkence sürecinde biz beden olarak insanlıktan çıkmışız. 66 günlük bir süreç yaşandı. Derin Araştırma Laboratuarı (DAL) diye geçen bir yer vardı. Orada o kadar çok işkence yapılmaya başlanmıştı ki, bizi işkencelere çift çift alıyorlardı. Çarmıha gerilip yükseğe çıkarılarak bize elektrik veriliyordu. Filistin Askısı dediğimiz olay kendi başına bir işkence metodu. Çarmıhta elektrik verilen bir arkadaşımıza sanırım elektriği biraz fazla vermişler. Bağırarak Edison ananı dedi. Artık bunlarla karşılaşınca işkence aralarında birbirimizle şakalaşmaya bile başlamıştık.

ARKADAŞIMIZIN ADI HAYATIM TROÇKİ KALDI
Mamak'ta belli kitapların girmesine izin veriliyordu. Bir arkadaşımız vardı, ismini hatırlayamadım. Annesi gelirdi ziyaretine başka kimsesi yoktu. Bu annesini aklında tutamaz diye görüşlerde vermek üzere hazırladığı kirli eşyaların torbasına istediği kitapları da yazmış. İstediği kitapta Hayatım Troçki. O dönem tutuklu binlerce insan vardı. Zaman zaman bizim de başımıza gelen torbaların kaybolması sık sık yaşanırdı. Neyse görüş bitti. Arkadaşım annesine demiş, Anne kirlileri bir çantaya koydum. Çantanın da bir kenarına kitap ismi yazdım. Bulabilirsen bana alır mısın?
Neyse görüş bitti akşam saatlerine yakın mazgala asker vurdu orda ki kocaman yazıyı okumayıp dedi ki, Koğuş, Hayatım Troçki burada mı?Bir tek o yazıyı yazan arkadaş ayakta kalabildi biz yerlere düştük gülmekten. Ve bu arkadaşımızın ismi Hayatım Troçki kaldı ondan sonra.

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
banner122

SAADET PARTİSİ İL BAŞKANI İSA SAYIN'DAN...
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın mültecilere yönelik ayrımcı uygulamalarına tepki gösteren Saadet...

Haberi Oku